’Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Strateji Çalıştayı’ hangi stratejiyi planlıyor?

 

altDİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü tarafından 23-24 Mart 2012 tarihlerinde Abant'ta düzenlenen 'II. İş Sağlığı ve Güvenliği Strateji Çalıştayı' hakkında ortak açıklama yaptı. Açıklamada, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın 'hangi stratejiyi planladığı' soruldu. 

28.03.2012

BASIN AÇIKLAMASI

ÇALIŞMA BAKANLIĞI “ULUSAL İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ STRATEJİ ÇALIŞTAYI” HANGİ STRATEJİYİ PLANLAMAKTADIR?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü tarafından

23-24 Mart 2012 tarihlerinde Bolu/Abant’ta 

'II. İş Sağlığı ve Güvenliği Strateji Çalıştayı' düzenlendi.

Öncelikle Çalıştayın düzenlenmesinin hemen öncesinde Türkiye’deki duruma bakmakta yarar var.

11 Mart 2012 günü, İstanbul / Esenyurt'ta bir AVM inşaatının şantiyesinde işçilerin yatakhane olarak kullandıkları 3 çadırda yangın çıkması ve 11 işçinin  yanarak hayatını kaybetmesi tıpkı Tuzla Tersanelerinde yaşanan ölümlü iş kazalarında olduğu gibi ülkemizde yeniden işçi sağlığı iş güvenliği uygulamalarının tartışılmasını tetikledi.

Ne yazık ki işçilerimiz gencecik yaşlarında (bir zamanların Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in Zonguldak’ta madende yine yanarak ölen işçilerimiz için söylediği  gibi) “güzel ölmediler”!

Çok acı ama yanarak öldüler.

Üstelik kazanın olduğu bu işyerinin, yangın öncesi/yakın zamanda iş teftiş müfettişleri tarafından denetlenmiş olması ve bu denetimde çalışma onayının olması, çalışmanın devam etmesi, işçi sağlığı ve güvenliği Bakanlık denetimlerini de bir kez daha tartışılır hale getirdi.

Yangın sonrası müfettişler Esenyurt'ta 11 işçinin yaşamını yitirdiği AVM inşaatındaki yangının nedenlerini araştırdı ve 27 Mart 2012’de basına yansıdığı kadarıyla bu kez de şunları buldu: Çadırlarda ne acil çıkış ne de yangın söndürme aracı var, elektrik tesisatı kurulumu yanlış, iskeleler standart dışı, emniyet kemerleri yetersiz!

Biz ekleyelim: Yaşamını kaybeden işçilerimizin kayıt-dışı ve sigortasız çalışıyor olması, sigorta başvurularının ölümlerinden sonra yapılması, ülkemiz emek ortamında yaşanan güvencesizliği, taşeron ve esnek çalışma koşullarının sonuçlarını hepimize bir kez daha hatırlattı.

Kaza sonrası Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yapmış olduğu açıklamalar, sorumluluğu üzerinden atmaya dönük bir savunma biçimidir. Her seferinde daha acısı yaşanan ölümlü iş kazalarının nedeni, Başbakanlık’ta bekleyen ve bazı Bakanların uzun süre imzalamamakta direndiği “İSİG Yasası’nın” bir türlü yasalaşmamış olması olarak gösterildi. Oysa yaşananların öğrettiği bir gerçek vardı; ölümlerin asıl nedeni ”yasa eksikliği” değildir, devlet-piyasa-işveren üçlüsünün denetim istememeleridir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği bu üçlüye göre maliyet nedenidir, bu nedenle de tasarı halindeki yasa “İSİG” hizmetini piyasalaştırmaktadır.

Ülkemizde işçiler iş kazaları sonucu onar onar hayatını kaybederken, işçilerin sağlığının korunmasında en büyük yükümlülüğü taşıyan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise sadece seyrediyordu. Seyretmekle kalmayıp bu konuda asıl samimi çabayı gösteren kurumlarımızı suçlayarak, sorumluları gizlemekte ve sürecin günahını bizlere yüklemekte beis görmemektedir.

Bakanlığın bu yaklaşımı,  geniş halk kitlelerinin kafasını karıştırarak neyin doğru, haklı, meşru ve hukuka uygun olduğu konusunda gerçeğe ulaşmasını olanaksız kılmaktadır.  İşçi sağlığı ve iş güvenliği tüm insanları ve zamanları kapsayan evrensel haklar ve talepler arasındaki yerini almasına karşın, yaratılan kuru gürültü içinde işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini asıl bağlarından koparılarak rant bekleyenlerin insafına terk edilmektedir. Devlet,  asli görevi olan denetim yetkisini piyasaya devrederek sahneden çekilmektedir.

İşçilerin sağlığının korunması ve geliştirilmesi görevi  işveren sorumluluğunda denilerek düzenleme, denetim, ceza uygulama yükümlülüğünün  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda olduğu gerçeği gözden kaçırılmaya çalışılıyordu. Güvencesiz, tedbirsiz çalışmanın, taşeron sisteminin, örgütlenme düşmanlığının temelini oluşturan hukuksal zemini hazırlayan iktidar politikaları bizzat Başbakan tarafından yapılan açıklamalar ile sadece “vahşi ve ilkel çalışma koşullarını” oluşturan “duyarsız işverenlere” bağlanıyordu.

Ancak bir kez daha görüldü ki işçi sağlığı güvenliği hizmetleri piyasaya açıldıkça, eğitimler ve hizmetler kurulan ticari şirketlere kazanç olarak döndükçe iş kazalarımız ve ölümlerimiz maalesef azalmadı ve üzülerek gördük ki artarak devam etti. İstanbul Davutpaşa ve Tuzla’da, Bursa Kemalpaşa ve Dursunbey’de, Ankara Ostim’de, İstanbul’da bir servis aracında (8 kadın işçi), Zonguldak’ta, Maraş Elbistan’da, Adana’da bir barajda yaşanan toplu “iş cinayetleri”ne İstanbul’da bir inşaatın şantiyesinde çıkan yangın sonucu çadırlarda kalan 11 işçinin ölümü de eklendi.

SGK istatistiklerine göre, iş kazaları sonucu ölümler 2008 yılında 865 iken 2010 yılında 1434’e ulaştı. Bu veri iki yılda “iş kazası” sonucu ölen işçi sayısının yüzde 67 oranında arttığını gösteriyor. Henüz 2011 yılı istatistikleri açıklanmadı ancak, yaşanan ölümler gösteriyor ki iş kazaları belki doğru tanımıyla iş cinayetleri artışı maalesef sürüyor. Ne yazık ki “piyasa hizmetleri” iddia edildiği gibi ne işçi sağlığı güvenliği hizmetlerinin niteliğini arttırdı ne de yaşanan ölümleri azalttı. Sadece yeni kazanç kapıları açıldı.

İşte bu gelişmeleri, ölümleri takiben Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü tarafından 23-24 Mart  2012 tarihlerinde Bolu/Abant’ta   'II. İş Sağlığı ve Güvenliği Strateji Çalıştayı' düzenlendi.

Bir çok bakanlık temsilcisi, işveren örgütleri, değişik akademisyenlerin yanısıra bu alanda çalışma yürüten, hizmet sunan, söyleyecek sözü olan TTB, TMMOB, DİSK ve KESK’te bu toplantıya davet edildi. Katılım sağladık.

Emekçilerin ölümlerinde gösterilen “kadercilik” tutumları nedeniyle bir sonuca ulaşılamayacak bu çalışmalardan “uzak durma” hakkımızı kullanmadık. Ülkemize, çalışanlarımızın sağlığına-güvenliğine olan sorumluluğumuzu “pozitif bir çabaya” dönüştürme umudunu bir kez daha diri tutmaya özen gösterdik.

Çalıştay açılışında Müsteşar ve Genel Müdür konuşmalarında İstanbul/Esenyurt’taki çadır yangını sonucu yaşanan ölümlerdeki üzüntülerini ve bir itiraf gibi “çok ilkel çalışma ve barınma koşullarını” dinledik.

İş kazalarında ölümlerin artışının kabulünü acı bir şekilde izledik. Ve ne yazık ki yine ülkemizin bu kötü fotoğrafının düzelmesinin aslında işçi sağlığı-güvenliği alanının ihtiyaçları karşılamayacak “piyasacı bir yasa tasarısına” bağlandığını gördük.

Defalarca söylediğimiz ancak sonuç alamadığımız pozitif görüşlerimizi bir kez daha “ciddiye alınmayacağı” gerçeğini hissederek ifade ettik.

Öyleki; Çalıştayın “Kurumsal Yapının Değerlendirilmesi” başlığında sürdürülen görüşmelerde ülkemizin güçlü yönleri olarak  sunulmaya çalışılan;

“İSG konusunda Bakanlığın yetkili otorite ve 55 yıllık bir geçmişe sahip olması, Denetim ve ölçüm-analiz yapacak, eğitim verecek yapıların varlığı, İSG alanında sosyal diyalog mekanizmalarının varlığı, 80 yıllık ILO üyeliği ve 155, 161 No’lu sözleşmeler başta olmak üzere 56 uluslararası sözleşmenin onaylanmış olması.” başlıkların “sahicilikten” ve “samimiyetten” çok uzak tespit edilmiş en zayıf yanlar olduğunu bir kez daha hatırlatmak zorunda kaldık.

Yine “zayıf yanlar” diye ifade edilen ,

”İSG alanında faaliyet gösteren kurumlar/birimler arasında işbirliğinin geliştirilememesi, İSG alanında güçlü STK'ların bulunmaması,&