’Ameliyat durdu, hastalar perişan!’

ttbBilindiği gibi Hükümet 26 Ağustos 2011 tarihinde 650 Sayılı "Adalet Bakanlığı"nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname" ile değişik kurumlarda çalışan hekimlere çalışma yasakları getirdi.

 

 

 Sorun nerede?

Bilindiği gibi Hükümet 26 Ağustos 2011 tarihinde 650 Sayılı "Adalet Bakanlığı"nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname" ile değişik kurumlarda çalışan hekimlere çalışma yasakları getirdi.

Buna bağlı olarak o günden bu yana öncelikle Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan meslektaşlarımıza hiçbir nezaket içermeyen bir tarz ve acele ile derhal emekliye ayrılmaları ya da işlerini bırakmaları yahut muayenehanelerini kapatmaları dayatıldı. Tıp fakültelerinde çalışanlar için getirilen düzenleme ile de “karışık görünen” ve kaosa yol açan bir yol tercih edildi: Öğretim üyesi hekimlere döner sermayeden gelir getiren “işler” yapmamak kaydıyla “çalışma izni” tanındı.

Basına yansıyan haberlerden tıp fakülteleri hastanelerinde sağlık hizmetinin olumsuz olarak etkilendiği anlaşılmakta, ancak Sağlık Bakanlığı yetkililerinin bugün yaptıkları açıklamalardan ise konunun “630 hekimi ilgilendirdiği, bunların tıp fakültelerindeki hekimler içerisinde %5, tüm hekimler içerisinde ise %1’in altında olduğu, dolayısıyla bir sıkıntı olmayacağı” söylenmektedir.

Bu sorunu anlamak ve gerçekten çözmek için meselenin ne olduğuna yani tablonun bütününe bakmak gerekiyor.

İlk soru bir sorun olup olmadığıdır?

Bizce tıp fakültelerinde bugün değil uzunca bir süredir çok çeşitli sorunlar yaşanıyor. O nedenledir ki son bir yıldır asistanından öğretim üyesine herkesin katıldığı ama YÖK’ün, Sağlık Bakanlığı’nın görmediği, doğru algılamadığı, çarpıttığı eylemler yapılıyor. Öyle ki yıllardır alacakları silinen, mali olarak döndürülemez hale getirilen yerlerdir tıp fakülteleri ve hastaneleri. Sorunlarının çözümü, nitelikli bir eğitim ve hizmet sunumu için köklü adımlar atılmamış bir zemin üzerine tıp fakültelerinin bütünüyle kaosa sokularak çökertilmesi planlanmıştır. Bunu Sağlık Bakanı’nın “tıp fakültelerini kendisine bağlama isteği”ni dile getiren açıklamalarından anlamak mümkündür.

İkinci soru Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde durum nedir? Düzgün işleyen bir sağlık hizmeti söz konusu mudur? Eğer öyleyse zaten “bu kadar küçük bir sorun” orada çözülür mü? Sağlık Bakanlığı’na bağlanınca işler yoluna girer mi?

Geçen yıl Sağlık Bakanlığı’na bağlanan Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinin bu hafta başındaki açıklamalarından işlerin hiç de iyi gitmediğini öğrenmiş bulunuyoruz.

Ancak bunun ötesinde tek bir veri (SB Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü tarafından geçtiğimiz ay dile getirilen) durumun vahameti ve ortada bir sistem olmadığını göstermek açısından yeterli:

Gelişmiş ülkelerde acile başvuru %5-8, bizde %28-30! Yani hizmet “neyin var” ve “acil durumu çözme” noktasına –performans sisteminin büyük katkısıyla- indirgenmiş, iflas etmiş durumda.

Kamu harcamalarında saptanan görev zararının %83.5’inin de sağlık alanında gerçekleştiğini bilince suistimalin gerçek yerinin yukarılarda, yani politika yapanlar düzeyinde olduğu anlaşılıyor. Bu durumda Çalışma Bakanı’nın dün basına söylediği “Dr. Bey, yazıver şu ilacı lazım olur ya!” talebi karşısında “Dr. arkadaşıma sesleniyorum. Lazım olur diye ilaç yazılır mı? Hastanın keyfine göre ilaç yazılır mı?” sorusunun muhatabı kendisi yani mensup olduğu Hükümeti oluyor. Bugüne kadar vatandaşın –gereksiz- talepleri hakkında karşı durduğu için kaç hekim hakkında soruşturma açılmış, sorup öğrenmek gerekiyor.

Sağlık hizmetinde “memnuniyet” dediklerinin bu olduğunu bilmiyorlar mı? Varolan sistemin “vatandaşı memnun edin, ne isterse onu yapın” baskısı ile yürüyen ve defalarca kaygılarımızı dile getirdiğimiz performans sisteminin niteliği azaltan yitirten bir süreç olduğunu sağır sultan bile duymuş durumda.

Salt “erişim kolaylığı” ve “müşteri memnuniyeti” anlayışıyla sağlık hizmeti veril(e)meyeceğini, sağlık hizmetinin sağlığı korumak ve hizmetin niteliğini arttırmak amacıyla yürütüleceğini biz biliyoruz. Hastalar “hep acil/hep acele” verilen hizmetten tatmin olmadıkça defalarca başvuruyor ve bir türlü sonuca ulaşılamıyor; haliyle “sağlıkta israf” artıyor.

Sözün özü: Artık çok gecikmeden suistimalin/israfın kaynağına, sorunların gerçek sebebine yani Hükümet’in sağlık politikalarına bakalım.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ