21 Haziran 2018, Perşembe
   
Yazı Boyutu

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN İHLAL KARARLARI HAKKINDA GENELGE

T.C.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI

“Dünya, siyasi ve ekonomik değişimlerin yaşandığı ve birçok devletin, “siyasi iktidarın toplumda, toplum için, bizzat toplum tarafından kullanılması” olarak tanımlanan demokrasiyi en ideal yönetim biçimi olarak kabul ettiği yeni bin yıla girmiş bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti iç sorunlarına ve teröre karşın, demokratikleşme konusundaki isteğini her fırsatta dile getirmiş ve bu arzusunu özellikle uluslar arası nitelikteki birçok sözleşme ve antlaşmaları imzalayarak somutlaştırmıştır. Demokratik ve insan haklarına saygılı bir toplum oluşturma ve bu alanda uluslar arası standartları yakalama amacıyla insan hakları konusuyla doğrudan bağlantılı olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) de taraf olmuştur.

AİHS gereğince kurulan ve Avrupa Konseyi nezdinde faaliyet yürüten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) “bireysel başvuru” hakkı 1987 yılında ülkemiz tarafından kabul edilmiş olup, 1990 yılında ise mahkemenin zorunlu yargı yetkisi tanınmıştır.

Şu ana kadar AİHM’ne ülkemiz aleyhine çok sayıda ferdi başvurunun yapıldığı ve aleyhimize sonuçlanan bazı başvurular nedeniyle çok yüksek miktarda tazminat ödeme yükümlülüğü altında kalmamızın yanı sıra, uluslar arası kamuoyundaki itibarımızın olumsuz yönde etkilendiği de bilinen bir gerçektir.

1-Kişi özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açan ve devletin sorumluluğunu başlatan yakalama, gözaltına alma ve ifade alma sırasında Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği hükümlerine tam olarak uyulmalıdır. Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca, işkence ve kötü muamele ile ifade almanın da kesinlikle yasaklandığı bilinmelidir. Haklarında işkence ve kötü muamele iddiaları bulunan görevliler hakkında derhal yasal işlem yapılmalı ve soruşturmaları mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmalıdır.

2-Gözaltına alınan herkes mutlak suretle “nezarethaneye alınanların kaydına ait defter”e kaydedilmeli, kayıtlarda tarih ve sıra numaralarının teselsül etmesi usulüne riayet edilmelidir. Yönetmeliğin 13. maddesinde, “yakalanarak özgürlüğü fiilen kısıtlanan kişinin gözaltı süresi, bu kişinin yakalanması ile birlikte başlar” hükmü yer almaktadır. Bu hususun hiçbir istisnası bulunmamaktadır. Bu çerçevede, gözaltı süresinin şüphelinin nezarethaneye alındığı gün ve saatten daha sonra başlatılmaması hususuna titizlikle özen gösterilmelidir. Aksi halde, bu tür kayıtların ciddi ve düzenli bir şekilde tutulmadığı ve mahkeme önünde gözaltında kayıp iddiaları ile ilgili yapılan başvuruların asılsızlığını ispatlamanın zorlaştığı unutulmamalıdır.

3-Kolluk Kuvvetleri, yasal yetkilerini kullanmaları sırasında (özellikle zor kullanma yetkisi) “yetki aşımı veya gereksiz ve orantısız güç kullanımı” tartışmalarına yol açabilecek eylem ve müdahalelerden mutlak suretle kaçınmalıdır.

4-Gözaltına alınan kişilerin sağlık durumunun tespiti amacıyla alınması gereken doktor raporlarında, Yönetmelik hükümlerine göre hareket edilmeli, kolluk kuvvetlerince görevli doktora baskı yapıldığı iddialarına fırsat verecek davranışlardan kaçınılmalıdır. Bu çerçevede, Yönetmeliğin 10. maddesinde yer alan “soruşturmanın selameti” ifadesinin çok geniş bir takdir yetkisi bahşettiği dikkate alınarak, bu konuda doktor ile muayene edilenin yalnız kalması ilkesinden ancak doktor veya şüpheli kişi açısından mutlak bir zorunluk bulunduğu durumlarda sarfınazar edilmelidir. Öte yandan, yapılan tıbbi muayene sonucu doldurulan formlar, Sağlık Bakanlığı’nın 20 Eylül 2000 tarih ve 13243 sayılı genelgesinin ekindeki formlara uygun olmalıdır.

5-Gözaltı sırasında yürütülen tüm işlemler düzenli olarak kayda geçirilmeli, hazırlık soruşturması kapsamında yapılacak işlemler tamamlandığında şüpheli derhal adli mercilere sevk edilmelidir. Gözaltı süresinin dördüncü güne kadar Cumhuriyet Savcılığınca ve bu sürenin yedi güne kadar hakim kararıyla uzatılmasında yetkili mercilerin şüpheliyi bizzat görerek karar vermeleri hususuna güvenlik kuvvetlerince özen gösterilmelidir.

6-Suçu ne olursa olsun, gözaltına alınan kişinin özgürlüğünün kısıtlandığı ilk saatlerden itibaren (yasalarla belirlenen istisnalar dışında) bir avukatla görüşebilmesi sağlanmalıdır.

7-Yakalanan kişi, gözaltına alınmasını gerektirecek bir nedenin tespit edilmemesi veya yakalama sebebini ortadan kalkması halinde derhal serbest bırakılmalıdır.

8-Olay yerine giden kolluk kuvvetlerinin çevre güvenliğini almasından sonra uzman ekipler suçu aydınlatacak ve faili ortaya çıkaracak tüm delilleri titiz bir şekilde toplamalıdır.

9-Belge düzeni kurallarına uyulmalı, yapılan her işlem ve soruşturmanın tüm safahatı düzenli olarak belgelenmelidir. Çalışmalar modern teknolojiyle desteklenmeli, fotoğraf, video kayıt ve bilgisayar teknolojisi yardımıyla yapılacak tespitlere ilişkin belgeler soruşturma dosyalarının vazgeçilmez unsurları olmalıdır.

10-Suç işlendiği şüphesi altında bulunan kişiler hakkında yürütülen hazırlık soruşturması işlemlerinde gizliliğe riayet edilmelidir. Suç işlendiği şüphesiyle gözaltına alınan kişilerin, suçlu gibi basın yoluyla teşhir edilmeleri, AİHS&nin 6. maddesinin 2. bendinde yer alan masumiyet karinesine (Kendisine bir suç yüklenen herkes, yasaya göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır) aykırılık teşkil etmektedir. Bu sebeple, kamuoyunu bilgilendirmek maksadıyla kişilerin kimlik bilgileri gizlenerek, sadece olay hakkındaki bilgilerin duyurulması usul haline getirilmelidir. Ayrıca bu konuda “Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma” Yönetmeliğinin 26. maddesine göre işlem yapılması sağlanmalıdır.

11-AİHS’nin 8. maddesinde güvence altına alınan “özel hayatın korunması” hakkı açısından; CMUK 97. maddesi uyarınca, evlerde yapılacak aramalarda hakim kararı alınması gerekmektedir. Ancak, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde hakim kararı olmaksızın (Hakim veya Cumhuriyet Savcısının hazır bulunmadığı) yapılan aramalarda, arama için “muvafakat” verilse dahi, güvenceyi sağlamak maksadıyla kanunda öngörülen ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin hazır bulundurulmasına dikkat edilmelidir. Aksi uygulamalar sonrasında, başvuran veya yakınlarının “muvafakat olmadığı” veya “muvafakatın zorla alındığı” yolundaki iddialarının etkili olabildiği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda; insan haklarına saygı düşüncesini esas alarak, soruşturmaları ve özellikle ifade alma işlemlerini yürütmek üzere, eğitilmiş personelin istihdam edilmesine özen gösterilmesi ve sözkonusu çalışmaların kapsamlı bir şekilde yürütülmesine olanak sağlanması, sıralı amirlerce gereken hassasiyetin gösterilmesi, doğrudan Devletimizin çıkar ve itibarını etkileyen tüm konularda herhangi bir aksaklığa sebebiyet verilmemesi hususunda gereğini rica ederim.”