Sağlık İçin Barış ve Demokrasi Çalıştay Raporu
Sağlık İçin Barış ve Demokrasi Çalıştayı
13-14 Aralık 2025 / TTB-Ankara
Giriş
Türkiye’de son yıllarda derinleşen otoriterleşme, çatışma politikaları ve demokratik gerileme; sağlık hakkı, hekimlik mesleği ve toplum sağlığı üzerinde çok yönlü ve kalıcı etkiler yaratmaktadır. Savaş, çatışma ve antidemokratik uygulamalar yalnızca doğrudan can kayıpları ve fiziksel yıkımlarla sınırlı kalmamakta; sağlık sisteminin işleyişini bozmakta, eşitsizlikleri derinleştirmekte, hekimlerin mesleki özerkliğini aşındırmakta ve toplumsal iyilik halini uzun vadeli biçimde tahrip etmektedir.
Türk Tabipleri Birliği (TTB), insan haklarını temel alan hekimlik değerleri doğrultusunda, barış ve demokrasiyi sağlık hakkının vazgeçilmez önkoşulları olarak kabul etmekte; bu doğrultuda tarihsel bir sorumluluk üstlenmektedir. Bu sorumluluğun bir gereği olarak düzenlenen “Sağlık için Barış ve Demokrasi Çalıştayı”, barış, demokrasi ve sağlık arasındaki çok katmanlı ilişkiyi; hem toplumsal düzeyde hem de hekimlik pratiği ve örgütsel sorumluluklar bağlamında tartışmayı amaçlamıştır.
Bu çalışma kapsamında gerçekleştirilen üç atölye;
- TTB’nin barış ve demokrasi mücadelesindeki örgütsel sorumluluklarını,
- Barış ve demokrasinin sağlık sistemi ve toplumsal iyilik hali üzerindeki etkilerini,
- Antidemokratik uygulamalar ve çatışma politikalarının hekimler üzerindeki doğrudan sonuçlarını bütünlüklü bir çerçevede ele almıştır.
Amaç
Bu çalıştay ve atölye sürecinin temel amacı; barış, demokrasi ve sağlık hakkı arasındaki ayrılmaz ilişkiyi görünür kılmak, yaşanan ihlalleri çok boyutlu biçimde ortaya koymak ve TTB’nin bu alandaki mesleki, etik ve örgütsel sorumluluklarını somut önerilerle güçlendirmektir.
Bu kapsamda çalışma;
- Barış ve çatışmasızlık ortamlarının sağlık göstergeleri, sağlık bütçesi ve toplumsal iyilik hali üzerindeki etkilerini ortaya koymayı,
- Savaş, çatışma ve antidemokratik uygulamaların hekimler üzerindeki mesleki, ekonomik, etik ve psikososyal sonuçlarını kayıt altına almayı,
- Sağlık alanında eşitsizliklerin, ayrımcılığın ve hak ihlallerinin yapısal nedenlerini tartışmayı,
- Barışın kalıcılaşmasında sağlık alanının, hekimliğin ve sağlık emekçilerinin oynayabileceği dönüştürücü rolü açığa çıkarmayı,
- TTB’nin barış ve demokrasi mücadelesine ilişkin örgütsel tutumunu, yol haritasını ve politika önerilerini geliştirmeyi hedeflemiştir.
Bu amaç doğrultusunda atölyeler; yalnızca mevcut durumu betimleyen değil, aynı zamanda dönüştürücü, onarıcı ve kurucu bir perspektifle geleceğe dönük öneriler üretmeyi esas almıştır.
Sonuç
Üç atölyenin ortak değerlendirmesi; barış ve demokrasinin, sağlık hakkının korunması ve geliştirilmesi açısından vazgeçilmez olduğu; sağlık alanında yaşanan yapısal sorunların ise çatışma politikaları, eşitsizlikler ve antidemokratik yönetim anlayışıyla doğrudan ilişkili bulunduğu yönündedir.
Çalışmalar göstermiştir ki;
- Savaş ve çatışma ortamları sağlık göstergelerini bozmakta, sağlık hizmetlerine erişimi kısıtlamakta ve toplumsal travmayı kalıcı hale getirmektedir.
- Antidemokratik uygulamalar hekimlerin mesleki bağımsızlığını, çalışma hakkını ve güvenliğini tehdit etmekte; ihraçlar, sürgünler ve baskılar yoluyla hem hekimlik pratiğini hem de sağlık hizmetinin niteliğini zedelemektedir.
- Barışın kalıcılaşması ise yalnızca silahların susmasıyla değil; eşitsizliklerin giderilmesi, insan haklarının güvence altına alınması, anadilinde sağlık hakkının tanınması ve demokratik katılım mekanizmalarının güçlendirilmesiyle mümkün olabilmektedir.
Bu bağlamda TTB’nin; barışı, demokrasiyi ve sağlık hakkını birlikte savunan bütünlüklü bir mücadele hattını güçlendirmesi, meslek örgütleri ve sivil toplumla ortaklaşması ve hekimlik değerlerinden beslenen barış dilini toplumsallaştırması tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Atölye sonuçları, TTB’nin barış ve demokrasi mücadelesinin yalnızca bir dönemsel tutum değil; mesleki etik, toplumsal sorumluluk ve insan haklarına dayalı kurumsal kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha teyit etmiştir.
ATÖLYE 1
Barış ve Demokrasi Mücadelesinde TTB’nin Sorumlulukları
Bu atölyenin amacı; içinde yaşadığımız olağandışı koşulların giderek ağırlaştığı bir ortamda, TTB’nin sürdürmekte olduğu barış ve demokrasi mücadelesinin güçlendirilmesi amacına yönelik TTB örgütsel bütünlüğü içinde somut program ve yol haritası geliştirilmesine katkı sağlamaktır.
Bu kapsamda; TTB’nin, barış ve demokrasi mücadelesindeki sorumlulukları hem varlık sebebine içkin olarak hem de içinde yaşamakta olduğumuz "olağandışı" koşullar açısından ele alınmıştır.
Giriş: Hekimliğin binlerce yıllık değerler bütününün mesleki uygulamalara ışık tutan rehberleri olan Dünya Tabipleri Birliği (DTB) “Tıp Etiği Kitabı” ve 2020 yılında güncellenen “TTB Etik Bildirgelerinde” de yer verildiği gibi; tüm mesleki uygulamalarında insan haklarını temel alan, barış ve demokrasi doğrultusunda toplumsal değişime yön verme mesleki sorumluluğu bulunan TTB’nin barış ve demokrasi mücadelesindeki sorumlulukları, esas olarak ilke ve değerlere dayalı mesleki sorumluluğun doğrudan bir parçası; TTB’nin varlık sebebine içkindir.
Türkiye’de demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve temel insan hak ve özgürlüklerine saygı açısından endişe verici bir gerileme yaşanmaktadır. Bu tespit, ülkelerin siyasal rejimlerini değerlendiren belli başlı küresel endekslere de yansımıştır; örneğin Göteborg Üniversitesi V-Dem Enstitüsü tarafından 12 Mart 2025 tarihinde yayımlanan 2025 Demokrasi Raporundaki[1] “Liberal Demokrasi Endeksi”nde Türkiye’nin demokrasi değerleri bakımından yakın tarihin en kötü dönemlerinden birini yaşadığı gösterilmiştir. İnsan haklarına dayalı bir rejim fikri terk edilmiş; kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik rejimin varlığını sürdürmesinin temel unsurları haline gelmiştir. Siyasi iktidarın giderek otoriterleştiği, demokratik süreçlerin tahrip edildiği, sağlık hakkı dahil toplumsal hakların aşındığı ve kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği bugün, hekimliğin mesleki değerleri de erozyona uğratılmaktadır.
Her düzeydeki eşitsizliği derinleştiren ekonomi politikalara dayalı düzen, ekonomik ve sosyal haklarda derin tahribata yol açmakta, sağlık bir hak olmaktan çıkarılmaktadır. Beraberinde ekosistemi tahrip eden, doğayı tümüyle yıkan, kamusal hizmetleri tasfiye eden düzenin sonuçları yurttaşların büyük çoğunluğunun sosyal yaşamlarını sürdürebilmesinde yoksunluğa, azımsanmayacak bir kesimin (kent yoksullarının, kadınların, LGBTİ+ların, göçmenlerin vb.) ise biyolojik varlığını sürdürebilme sorununa yol açmaktadır.
Sağlık dahil yaşamın her alanında adalet, eşitlik, özgürlük ve barış ilkelerinin temelini oluşturan insan haklarının “kurucu rolü” yeniden etkin kılınmalıdır, bu bugün hayati öneme sahiptir. Bu yaklaşımın gerçekleşebilmesinin yolu ise, bugüne daha etkin müdahil olabilmekten geçmektedir. Bu konuda 28 Haziran 2025 tarihli TTB 77. Büyük Kongre Sonuç Bildirgesi’nde yer verilen "Sağlık sistemini hekimler, sağlık emekçileri ve toplum yararına, demokratik ve kamusal temelde yeniden inşa etmeye hazırız" değerlendirmesi son derece kıymetlidir.
Herkesi içeren yurttaşlık alanının taammüden iyice daraltıldığı bir ortamda; bir meslek örgütünün işlevini yerine getirebilmesi açısından demokrasi yaşamsal bir gerekliliğe dönüşmekte, ifade ve medya özgürlükleri, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere yurttaşlık alanının genişletilmesine yönelik ısrarlı programlar önem arz etmektedir.
Değerler ve normların tahrip olduğu bir ortamda, mesleğin iyi hekimlik değerlerine dayalı olarak uygulanabilmesi için gerekli ortamın sağlanabilmesi amacı ile TTB’nin en geniş hekim kitlesine yönelik katılımcı, birlikte yeniden öğrenmeye özen gösteren, dönüştürücü özel bir program geliştirmesi çok kıymetli olacaktır.
Öte yandan, Türkiye’de demokrasi açısından endişe verici böylesine bir gerilemenin yaşandığı koşullarda, hangi gerekçe ile olursa olsun, “silahların bırakılması” kendi başına hayati bir öneme sahiptir. Kırk yılı aşkın süren çatışma ortamının sonlanmasına dönük her girişim, can kayıplarını önleyeceği için değerlidir ve Kürt sorununun demokratik, barışçıl yollarla çözümünün kapısını aralar. Çatışmanın durdurulması, silahların bırakılması kararı barış açısından çok kıymetli ve vazgeçilmez olmakla birlikte; Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümü, esas olarak demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir yaklaşımla oluşturulan “demokratikleşme programı” ile mümkündür. Çünkü hak ve özgürlükler, ayırımsız her yurttaşın insan onuruna yaraşır biçimde eşit olarak yaşayabilmesinin ilke ve normlarını oluşturur.
Kuşkusuz tüm temel hak ve özgürlüklerin hiçbir ayrıma maruz kalmaksızın Türkiye’de yaşayan herkes tarafından kullanılmasının güvence altına alınması ilkesel olarak hiçbir mutabakat ya da müzakere konusu olamaz. Hakların kullanımın güvence altına alınarak barış içinde birlikte yaşanabilecek demokratik bir ortamın geliştirilmesi hepimizin etkin mücadelesine bağlıdır.
Doğal olarak “silah bırakma” meselesinin asli muhatapları silahlı gruplardır ve “silah bırakmanın” koşullarının ve yönteminin öncelikle bu muhataplar arasında yapılacak görüşme ve müzakereler ile belirlenmesi beklenir, dahası kaçınılmazdır. Ancak “silah bırakma” sürecinin güvence altına alınması amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) uzmanlarının bu süreç ile ilgili 11 Nisan 2025 tarihli çağrısında da yer verildiği gibi; “silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon (DDR)” programlarına yönelik gerekli yasal düzenlemeler de dahil olmak üzere etkin ve somut hazırlıkların yapılması gerekmektedir. Bu konuda tüm kesimlerin her düzeydeki çabası son derece kıymetlidir. Kürt meselesinin barışçıl demokratik çözüm sürecinin muhatapları Kürtler başta olmakla birlikte, TTB’nin 14 Mart 1993 tarihindeki “Asıl Olan Barıştır” başlıklı açıklamasından itibaren ifade edilegeldiği gibi, biz hekimler dahil bu ülkede yaşayan tüm kesimlerin her düzeydeki çabası olacaktır.
Ortak gelecek tahayyülünün “sağlıklı” olabilmesi için “geleceğin geri gelebilmesi”, bunun için de “geçmişin geçmişte kalması” gerekiyor. Oysa bu ülkede “geçmiş”, hangi adla anılır ise anılsın, 40 yıldan uzun bir zamandır süren çatışma ve şiddet ortamında uluslararası insan hakları ve insancıl hukuk kapsamında yaşanan ağır/ciddi insan hakları ihlallerinin yol açtığı yaygın, bireysel ve toplumsal travmalar ile yüklüdür. Söz konusu bireysel/toplumsal travma ile baş edebilmeye yönelik “hakikat arayışı”, “adaletin sağlanması”, “onarım” ve “tekrarlanmama garantileri” unsurlarını içeren bütünlüklü programların uygulanması gerekmektedir. BM uzmanlarının bu süreç ile ilgili 11 Nisan 2025 tarihli çağrısında da yer verildiği gibi, BM ilgili organları tarafından “Geçiş Dönemi Adaleti” olarak tanımlanan bu programların yaşam bulması toplumsal barışın kurulmasının temel koşuludur. Doğal olarak, çatışma ve çatışma sonrası durumlarda travma ile baş etme/sağlık programlarının geliştirilerek uygulanmasında hekimler ve sağlık çalışanlarının önemli sorumlulukları bulunmaktadır.
Bu sorumluluk çerçevesinde, içinde yaşadığımız olağandışı koşulların giderek ağırlaştığı bir ortamda, sürdürmekte olduğu demokrasi ve barış mücadelesinin güçlendirilmesi amacına yönelik TTB örgütsel bütünlüğü içinde somut programların geliştirmesi önemli bir ihtiyaca dönüşmüştür.
Bu atölye kısıtlı zamanda yaptığı çalışmada sadece dört başlık üzerinde çalışmıştır; demokrasi ve sağlık hizmetleri, hapishanelerde sağlığa erişim hakkı ve hasta mahpuslar, eşit yurttaşlık temelinde anadilinde sağlık hakkı ve kayyum uygulamaları. Bundan sonraki süreçte atölyelerdeki tespit ve önerilerin hayata geçmesi konusunda ve diğer başlıklar (eşit yurttaşlık, ücretsiz sağlık hakkı, nitelikli sağlık hakkı, kamu tarafından sağlanan sağlık hizmeti, sağlık çalışanının örgütlü çalışma hakkı, yeterli ve donanımlı sağlık merkezleri, şehir hastaneleri sorunu, sağlık çalışanının eğitimde süreklilik hakkı, her hastaya yeterli zaman ayırabilme hakkı ve MHRS sorunu, sağlık sistemi yönetiminde sağlık personeli olarak paydaş olabilme hakkı, sağlık sistemi yönetimine toplumun katılımının sağlanması, sağlığın geliştirilmesi ve korunması, basamaklı sağlık hizmetinin hayata geçirilebilmesi vb.) için tekrarlayan atölyeler ile çalışmaya devam edecektir.
İçinde yaşamakta olduğumuz “olağandışı” koşullarda, TTB’nin barış ve demokrasi mücadelesindeki sorumluluklarının gereği;
- Meslek örgütünün demokratik işleyişini ve kitleselliğini etkinleştirmeye yönelik,
- Temel varlık sebebi ve gücü olan hekimlere yönelik,
- Başta sağlık emekçileri olmak üzere diğer meslek, emek ve insan hakları örgütleri ile birlikte ortak mücadele zeminlerini kuvvetlendirmeye yönelik,
- Topluma yönelik (gerek tek başına gerekse de ilgili diğer örgütlerle birlikte),
- Kamu görevlilerine yönelik,
- Uluslararası ortama yönelik eğitim, bilimsel çalışma, yayınlar, farkındalık ve duyarlılığı artırıcı, birlikte öğrenerek, değiştirici, dönüştürücü ve kurucu unsurları içeren etkinliklerle birlikte somut program önerilerinin tartışılması kıymetli olacaktır.
Bu çerçeve ışığında çalışma grubumuz yaklaşık 40 kişiden oluşmuş, belirlenen dört konuyu (demokrasi ve sağlık hizmetleri, hapishanelerde sağlığa erişim hakkı ve hasta mahpuslar, eşit yurttaşlık temelinde anadilinde sağlık hakkı ve kayyum uygulamaları) tek tek ele almış, tartışmalarda ortaklaşılan değerlendirme ve önerileri aşağıda sunmuştur.
1. Demokrasi ve Sağlık Hizmetleri
TTB sağlık hakkının ancak barış ve demokrasi ile var olabileceğini anlatır, görünür kılar ve savunur.
Durum tespiti: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) “Sağlığa Bir Bakış 2025” raporunda[2]; Türkiye’nin sağlık harcamaları, sağlık çalışanı sayısı, çalışan maaşları, hasta başına yatak sayısı, cepten yapılan sağlık harcamaları miktarı gibi pek çok başlıkta OECD ortalamasının çok altında yer aldığını bildirmiştir. Rapora göre OECD ülkeleri 2024 yılında gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) ortalama %9,3’ünü sağlığa harcamışken Türkiye %4,7 oranı ile sıralamada sonuncu ülke olmuştur.
2026 yılı için TBMM’ye sunulan merkezi bütçe yönetim teklifinde bütçenin sadece %7,8’i sağlığa ayrılırken, savunma ve güvenlik birimleri için ayrılan pay ise %11,4 olarak açıklanmıştır. 28 Nisan 2025 tarihinde Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) tarafından yayımlanan 2025 yılı raporunda[3] yer verildiği gibi, 2024 yılında küresel askeri harcamalarda kaydedilen %9,4'lük artış, en azından 1988 yılından bu yana en yüksek yıllık artış olmuştur. Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun 24-25 Haziran 2025 tarihlerindeki toplantısında NATO üyelerinin savunma ve güvenlik harcamalarını 2035 yılına kadar GSYİH’nın %2’sinden %5’ine çıkarma kararı, gelecek on yıl açısından tehlikenin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.
Bu nedenle, askeri harcamaların derhal azaltılmasını ve kaynakların askeri harcamalar yerine sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlere ayrılmasını sağlayacak özel bir kampanya başlatılmasının ACİL BİR GÜNDEM olarak ele alınması çok değerli olacaktır.
Türkiye’de yaşayan herkese eşit, ücretsiz, nitelikli, anadilinde kamusal sağlık hizmeti, örgütlü çalışma, yeterli/donanımlı sağlık merkezleri, yeterli tıbbi cihaz ve aletler, iyi yetişmiş, donanımlı, sürekli eğitimi sağlanmış, her hastaya yeterli zaman ayırabilen hekimler, iyi yetişmiş ve yeterli sağlık personeline sahip çalışma ortamları, geçim şartları sağlanmış hekim ve sağlık personeli, sağlık sistemi ve yönetiminde sağlık emekçilerinin ve toplumun katılımı, toplumun sağlığının geliştirilmesi ve korunmasını önceleyen, entegre ve basamaklı sağlık hizmeti hayata geçebilir. İşte bu nedenle TTB “Başka bir sağlık sistemi mümkün” mücadelesini vermiştir, vermektedir.
Öneriler:
- Hekimlere barış ve demokrasi doğrultusunda çalışmaların neden önemli olduğunu ve bu süreçte TTB’nin neden örgütsel bir tutum alması gerektiğini anlatan saha gezilerinin planlanması (Sağlıkta Dönüşüm Programı’na vurgu yaparak, yani 10 yıl önce Sağlıkta Dönüşüm Programı için TTB ne söylüyorsa bugün aynısı yaşanmaktadır vurgusu gibi), beraberinde hekimlere TTB’nin sağlık politikalarını anlatabilmesi, hekimlik mesleğinin siyaset yapmayı gerektirdiğini anlatacak bir program hazırlaması,
- Hekimler çalışma rutinleri içinde sağlığın bileşeni olan ruhsal-fiziksel-sosyal olarak tam iyilik hali kavramında sosyal iyilik halini göremeyebiliyorlar. Hekimlere sosyal iyilik halini anlatacak bir çalıştay yapılması,
- Mesleki etik ilkelerin ve hekimlik değerlerinin anlaşılması için çalışmalar yapılması, materyaller hazırlanması (sürekliliğini sağlamak, sosyal medya kullanılabilir),
- TTB tarafından 2026 yılının “Sağlık İçin Barış ve Demokrasi Yılı” olarak ilan edilmesi (diğer meslek örgütleri ile birlikte),
- 14 Mart 2026 için sağlık için barış ve demokrasiyi öne çıkaran bir slogan belirlenmesi,
- 14 Mart’a giderken “Sağlık için Barış ve Demokrasi” mitingi yapılması (diğer STK’ler ile birlikte),
- Sürece katkı amacıyla karşılıklı oda ziyaretlerinin yapılması, bu toplantılarda barış ve demokrasinin konuşulması ve hekimlerin bu süreçteki sorumlulukları üzerinde durulması, sonrasında kamuoyu ile paylaşılması,
- Çalıştaylara diğer meslek örgütlerinin en azından temsiliyet boyutu ile katılımının sağlanması,
- Barış ve demokrasi çalıştayının dörtlü yapı ile birlikte ortaklaştırılması,
- TTB’nin sağlık için barış ve demokrasi konusundaki programını ve görüşlerini paylaşmak amacıyla siyaset kurumu ve medya vb. yapılarla randevular planlanması,
- TTB “Sağlık İçin Barış ve Demokrasiyi Tartışıyor” toplantılarının yapılması.
2. Hapishanelerde Sağlığa Erişim Hakkı ve Hasta Mahpuslar
TTB mahpusların nitelikli, eşit sağlık hizmeti almasını savunur.
Hapishanelerde sağlık ve sağlığa erişim hakkı açısından durum tespiti;
Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün açıklamış olduğu istatistiğe göre; Türkiye hapishanelerinde 1 Aralık 2025 tarihi itibari ile 433.543 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı tarafından hapishanelerde bulunan hasta mahpuslara dair bir veri ise açıklanmamıştır.
Hapishanelerde sağlığa erişim ve eşit sağlık hakkında yaşanan sorunlar:
- Hapishanelerde kapasitesinin çok üstünde bir nüfus var (normal kapasite yaklaşık olarak 300.000 iken bu sayının Aralık 2025’de 430bini geçmiş olması). Bu kapasite fazlalığı temiz su, temiz havaya ulaşım, yeterli ve uygun beslenme sorunu (çölyak, diabet, vegan, hipertansiyon, hiperlipidemi, astım vb.), hareketsizlik, spor yapamama, güneş ile buluşamama, temizlik ve hijyen bozukluğu gibi sorunları da beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda hapishanede çalışan sağlık çalışanına da ek bir yük oluşturmaktadır.
- Temiz su, temiz gıda, uygun gıda, uygun havalandırma, koğuş-banyo ve tuvalet hijyen eksiklikleri, güneşlenme, kadın mahpus ve hatta kadın çalışanların hijyenik pet ihtiyacına bile ulaşamama gibi eksikliklerle mahpuslar ve çalışanlar hapishane kantinlerinden ihtiyaç karşılamak zorunda bırakılmaktadır. Bu da maddi imkanı olmayan için ayrıca sağlık sorunlarına neden olabilmektedir.
- Hapishanelerde sağlık hizmetleri, revirlerin durumu, istihdam ettiği insan gücü, tıbbi değerlendirmeler, sağlığa erişim, hastalıklar ve ölümlerle ilgili konularda ciddi bilgi eksikliği bulunmaktadır. Bu konular ile ilgili Adalet Bakanlığı net bir açıklama yapmamaktadır. Hapishanelerdeki sağlığa ulaşım meselesi sadece devletin üstlendiği bir sorumluluk değildir. Bunu STK’lerin, mahpus yakılarının da bilmesi ve sorumluluk alması gerekir.
- Hastane sevkleri, tek kişilik ebatlarda bölmeler içeren insanlık onuruna yakışmayan nakil araçlarıyla yapılmaktadır. Bu araçlarında yaz-kış klimaların çalışmaması, hijyen kurallarına uyulmaması hastalıkları tetiklemektedir. Mahpuslar eğer o hastanede bir mahpus koğuşu yoksa polikliniğe çıkarılıp hapishaneye dönünceye kadar ring araçlarının içinde saatlerce bekletilebilmektedir.
- Hastanelerdeki mahpus koğuşlarının teknik/mimari özellikleri de oldukça sağlıksız bir durumdadır. Genellikle güneş görmeyen, neredeyse penceresiz, temizlik ve hijyen durumları kötü, teknik ve mimari olarak insan onuruna yakışmayan bir yapılanma içindedir.
- Hasta mahpuslar zamanında revire çıkarılmamaktadır, revir-poliklinik ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerine sevk işlemlerinde ise aylarca sırada bekletilmektedir.
- Revirlerde çalışan hekimlerin hasta mahpusları değerlendirme ile ilgili yeterli birikimi/eğitimi bulunmamaktadır. Aile hekimliği tarafınca sağlık hizmeti yürütüldüğü için hizmetin sürekliliği, hastaların takibi, kronik hastalıkların takibi, tedavisi gibi konularda aksaklıklar yaşanabilmektedir.
- Hasta mahpusların polikliniklerde kısıtlayıcı araçlarla (kelepçe) muayenesinin dayatılması, muayene odasında güvenlik güçlerinin bulunması, hasta-hekim mahremiyeti yanı sıra insan hakkı ve sağlık hakkı ihlali oluşturmaktadır. Bu durum hekimler için de ciddi etik ihlallere ve beraberinde soruşturmalara neden olabilmektedir.
- Yüksek güvenlikli kapalı hapishanelerin hücre tipi odaları, içinde yaşam alanı ile birlikte banyo ve tuvaletin iç içe olması, penceresiz ya da tek küçük kafeslerle kapatılmış bir penceresinin bulunması, temiz hava ve aydınlatma yetersizliği gibi nedenlerle hem sağlıksız bir koşul oluşturmakta hem de izolasyon tek başına ciddi fiziksel ve ruhsal sorunlara yol açabilmektedir.
Hapishanelerde sağlığa erişim hakkı için öneriler;
- TTB İnsan Hakları Kolu, Hapishaneler ve Sağlık Çalışma Grubu kurmuştur, grubun tanıtılması ve katılımın artırılması yönünde çaba gösterilmesi,
- Hapishanelerin yaşam koşulları, mahpusların sağlık hakkı ihlallerinin görünür olması ve bu konu ile ilgili bir kamuoyu baskısı da yaratabilmek için görünürlüğe dair çalışmalar yapılması,
- Adalet Bakanlığı’na, her yıl periyodik olarak hapishanelerdeki mahpuslarla ilgili sağlık hizmetlerinin bütününe dair bir açıklama yapması, verilerin sadece tutuklu ve hükümlü sayısı, cinsiyet ve yaşa dair verilere indirgenemeyeceği, mahpusların sağlık durumu ve sağlığa erişimleri ile ilgili tüm verilerin şeffaf ve kamuya açık bir şekilde paylaşımı için TTB’nin bakanlığı davet etmesi,
- Hapishanelerdeki sağlığa erişim sorunlarının raporlaştırılması ve kamuoyu ile paylaşılması, sonrasında kamu kurumları ile randevu oluşturulması (Adalet Bakanlığı, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü vb.) ve raporun paylaşılması,
- DTB Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi’nde “Her insan ayrımcılık yapılmaksızın yeterli tıbbi bakım görme hakkına sahiptir” ve DTB Tokyo Bildirgesi’nde “Hekim, tıbbi açıdan sorumlu olduğu kişinin bakımıyla ilgili bir karar verirken klinik yönden bütünüyle bağımsız olmalıdır. Hekimin temel görevi, izlediği kişilerin sıkıntılarını azaltmaktır; kişisel, toplumsal ya da politik hiçbir güdü, bu yüce amaçtan daha üstün sayılmayacaktır” ilkelerinin hapishanelerde çalışan hekimlerin içselleştirebilmesi adına, hapishanede görev yapan hekimlerin başvurabilecekleri/destek alabilecekleri heyet/mekanizmaların oluşturulması (bilgi notları, dokümanlar, başvuru mekanizmaları vb.), hapishane hekimlerine yönelik eğitim çalışmaları/çalıştaylar yapılması, bilgilenmeleri yanı sıra kendi hakları konusunda da bilgilendirilmelerinin sağlanması, tıbbi değerlendirme ve raporlandırma açısından eğitim çalışmaları yapılması,
- Sağlık kayıtlarına mahpus yakınlarının ve avukatlarının ulaşabilmesinin sağlanması için çağrı yapılması, mahpuslara, mahpus yakınlarına ve avukatlara yönelik sağlığa nasıl ulaşabileceklerine yönelik bilgilendirme ve eğitim çalışmaları yapılması,
- Revire çıkabilme ve hastaneye sevk süreçlerinin hızlandırılması ve insan onuruna yakışır şekilde yeniden düzenlenmesi, hapishanelerde sağlık personeli sayısının artırılması, hastaların hapishanelerde tanı-tedavi ve kontrollerinin uzman hekimlerce yapılabilmesi için aile hekimliği sistemi ile değil, direkt hapishane hekimliği ile hizmet verilebilecek bir sistemin yerleştirilebilmesi için Adalet ve Sağlık bakanlıklarına çağrı yapılması, bu bağlamda lisans eğitimlerinde koruyucu hekimlik çerçevesinde hapishane hekimliğine yönelik eğitimin de yer alması,
- Kronik hastalıkların tedavi ve takiplerinin düzenli yapılması, bu konuda yaşanan aksaklıkların giderilmesi, yeterli ve sağlıklı beslenebilmek için hekimlerin baskıya uğramadan uygun diyet programlarını reçete edebilmesi ve reçete edilen yiyecek ve diyetleri ücretsiz alma hakkının sağlanması için çağrı yapılması,
- Hapishanelerde örselenmesi daha yüksek grupların (yaşlılar, engelliler, kronik hastalığı olanlar, LGBTİ+lar vb.) takiplerinde sürekliliğin sağlanması,
- Hastaların uygun olmayan, havasız, hijyeni kötü ringler ile hastaneye sevkinin durdurularak, sağlık koşulları düzenlenmiş ringlerle, insan onuruna yakışır şekilde ve bekletilmeden hastaneye sevklerinin sağlanması, ağır hastaların ambulansla sevkinin sağlanabilmesi için çağrıda bulunması,
- Mahpuslar için her hastanede güvenlik düzenlemeleri yapılmış mahpus koğuşlarının yer alması ve bu koğuşların uygun, kriterleri belirlenmiş mimari özelliklere sahip olmalarının sağlanması için Sağlık Bakanlığı’na çağrı yapılması,
- Her hasta mahpusun tıbbi etik gereği, her hastaya uygulanması gerektiği gibi, mahremiyetine saygı gösterilen bir ortamda, insan onuruna yakışır bir şekilde sağlık hizmeti alma hakkına sahip olduğu, hiçbir şekilde hastaların kelepçe gibi bir kısıtlayıcı araç ile ya da güvenlik güçleri ile birlikte muayenesinin kabul edilemeyeceği, bunun evrensel insan hakları hukuku ve iç hukukumuz açısından da kabul edilmediği, ancak çoğu zaman “Üçlü Protokol” gibi ceza infaz kurumunun işlerini kolaylaştırmak adına düzenlenen protokollerin hekimlere dayatılması, hekimlerin korkutulması ve tehdit edilmesi, ancak bu protokollerin yasa ve tıbbi etik ilkelerden üstün olamayacağının kamu oyu ve ilgili birimlerce paylaşılması, bu konuda hekimlere de etik ilkelerin periyodik şekilde hatırlatıcı, farkındalığı artırıcı eğitimler, kurslar, çalıştaylar yapılması,
- Hapishanelerde hak ihlallerinin tespitine yönelik “bağımsız izlemenin” gerekliliğine vurgu yapılması, bunun için çalışmalar yapılması, hapishane denetmelerine katılacak hekimlerin, tabip odalarından, insan hakları örgütlerinden talep edilmesi için çağrı yapılması,
- Kadın hapishanelerinin koşulları, kadın mahpusların sağlığa erişimi, anneleri ile birlikte tutulan çocukların gereksinimleri ve hakları konusunda çalışma yapılması,
- Çocuk hapishanelerine ve çocuk mahpuslara dair çalışmalar yapılması,
- LGBTİ+ mahpusların sağlığa ulaşımı ve hapishane koşullarına dair çalışmalar yapılması,
- Cezaevlerindeki madde bağımlılığı olan mahpuslara yönelik çalışmalar yapılması,
- Yabancı mahpusların sağlığa erişimi ve koşulları hakkında çalışmalar yapılması,
- Tahliyeler sonrası için Sağlık Bakanlığı’na sağlık güvencesi/sigortası açısından başvuru yapılması, tahliye olanların yaşama entegre olabilmesi için bakanlığa çağrı yapılması ve TTB tarafından takibi.
Hasta mahpuslar ile ilgili durum tespiti;
İnsan Hakları Derneği’nin 2025 yılı hasta mahpuslar ile ilgili hazırladığı raporda[4]; “Türkiye Hapishanelerinde tespit edebildiğimiz kadarıyla 161’i kadın ve 1251’i erkek olmak üzere en az 1.412 hasta mahpus bulunmaktadır. Ağır olarak tarif edebileceğimiz 335 mahpus bulunmaktadır. Bunlardan 230’u tek başına yaşamını devam ettiremiyor ve 105’inin de desteğe ihtiyacı bulunmakta, 188 mahpusun ise hastalıkları nedeniyle sürekli olarak kontrol edilmesi gerekmektedir” açıklaması yapılmıştır. Adalet Bakanlığı tarafından hapishanelerde bulunan hasta mahpuslara dair bir veri ise açıklanmamıştır.
Oysa yaşam hakkının güvence altında olması, tedaviye erişimi sağlamak, hasta mahpusların tahliyesi devletin anayasal ve hukuki sorumluluğudur. Buna rağmen tanı ve tedavisi yapılmadan hapishanede hayatını kaybeden ya da hastalığının artık son dönemlerinde ölümden hemen önce salıverilen mahpuslar çoğunluktadır. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi; “ölümcül seyir izleyen hastalığı olanlar ya da cezaevi koşullarında tedavi edilemez ağır hastalığı olan veya ağır engelli yahut yaşlı olan mahpusları sürekli hapsedilmeye uygun olmayan kişiler” olarak nitelemektedir.
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu’nun 16 maddesinde[5]; “...hasta mahpusların cezalarının infazının ertelenmesi için Adli Tıp Kurumunca düzenlenen veya Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adli Tıp Kurumunca onaylanan rapor üzerine, infazın yapıldığı yer Cumhuriyet başsavcılığınca infazın geri bırakılması…” şeklinde açıklama yer almaktadır. Adli Tıp Kurumu sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi raporlarında son ve tek merci olarak bildirilmektedir. Ayrıca her bir hastalık için standartları belirlenmiş değerlendirme kılavuzlarının olmaması da uygulamanın keyfiliği konusunda son derece vahim şüpheler içermektedir.
Hasta mahpuslar için öneriler;
- TTB tarafından, hasta mahpusların verilerinin bakanlık tarafından net olarak kamuya açık bir şekilde paylaşmasının talep edilmesi,
- Yerellerde hak örgütleri ile birlikte ağır hasta tutsakların durumunun öğrenilmesi, hak ihlallerinin kamuoyu ile paylaşılması,
- Hasta mahpusların acil ve kalıcı tedavilerinin yapılması, hapishane koşullarında tedavisi yapılamayanların acilen infazlarının durdurulması için çağrı yapılması,
- Tahliyesi gerçekleşen hasta mahpusların başvuracağı tanı ve tedavilerine yönelik çalışacak bir heyet oluşturulması, sağlık sigortalarının devlet tarafından karşılanması için çağrı yapılması,
- TTB’nin hasta mahpuslar komisyonu kurması, diğer insan hakları örgütleri ile çalışmalar yapması, hasta mahpusların başvuracağı bir heyetin oluşturulması,
- Adli Tıp Kurumu’nun infaz ertelenmesi raporlarında son ve tek merci olmaktan çıkarılması, tam teşekküllü hastaneler ve üniversite hastanelerinin raporlarının kabul edilmesi ve ATK onayının gereksizliği konusunda kamuoyunun bilgilendirilmesi, farkındalığın artırılması ve bakanlıklara çağrı yapılması,
- Adli Tıp Kurumu’nun özerk yapıya kavuşması için çağrı yapması,
- Hastalık nedeniyle infaz tehiri konusunda tıbbi değerlendirmelerin standardizasyonu ve değerlendirme kılavuzlarının oluşturulabilmesine yönelik çalışma yapılması,
- Hapishanede meydana gelen ölüm verilerine ulaşmak için Adalet Bakanlığı’na çağrı yapılması ve uluslararası standartlara uygun değerlendirme yapabilmek için bağımsız hekimlerce yeniden değerlendirme yapılması, bu bağlamı ile Adli Tıp Kurumu infaz tehiri raporlarının TTB’nin tarafsız heyetlerince yeniden değerlendirilmesi,
- Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları) ile uyumlandırılmış bir infaz sistemi için çağrı yapılması ve mahpuslara her durumda ayrımcılığa son verilmesi için çağrı yapılması.
3. Eşit Yurttaşlık Temelinde Anadilinde Sağlık Hakkı
TTB eşit, ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir ve anadilinde sağlığa erişimi savunur.
Durum tespiti: Anadil, insanın kendisini, kendi duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde ifade edebileceği hayatın tüm alanlarında kullandığı araç olarak özellikle sağlık alanında hayati bir önem taşımaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Türkiye’de yaşayan halkların sayısına ilişkin açıkladığı bir veri şu ana kadar bulunmamaktadır. Türkiye’de yaşayan halkların nüfusu ile ilgili sadece tahmini rakamlar verilebiliyor. Örneğin Wikipedia kayıtlarına göre[6]; Türkiye’de yaşayan halklar arasındaki ikinci büyük grup olarak Kürtlerin nüfusun %15’ini oluşturduğu bildiriliyor.
Murat Yetkin -İstanbul Ekonomi Araştırma Şirketi- tarafından 15 Kasım 2024 tarihinde yayımlanan “Türkiye Raporu” çalışmasında[7]; 26 ilde yapılan anket sonuçlarına göre, katılanların %17’si kendisini Kürt ya da Zaza olarak tanımlamış. Buna göre Türkiye vatandaşlarından 66 milyon kendisini Türk, 13 milyonu Kürt, 1,5 milyonu Zaza, 450 bin Çerkez, 350 bin Arap olarak tanımlamışlar.
Anadil; kişinin hekim-hasta güven ilişkisini kendi diliyle kurması, anadilinde hizmet alabilmesi, şikayetlerini detayları ile anlatabilmesi, hastalığın takibi ve dolayısıyla da seyrini değiştirebilecek kritik öneme sahiptir. Bugün Türkiye’de sağlık hizmeti sadece Türkçe dilinde verilmektedir.
Anadilinde sağlık hizmeti için öneriler;
- TTB’nin mecburi hizmet bölgelerinde anadilinde sağlığı ulaşılabilir kılmak amacıyla dil kursları yapılması için bakanlığa çağrı yapması,
- TTB’nin uzmanlık dernekleri ile birlikte anadilinde sağlık başlığı altında bir eşgüdüm toplantısı yapması,
- Anadilinde sağlığa erişimin, sağlığın önemli bir bileşeni olduğunu gösteren bir raporun hazırlanması ve bu raporun Sağlık, Adalet, Çalışma bakanlıkları, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve kamu ile paylaşılması,
- Halka yönelik anadilinde sağlık hakkı ile ilgili bilgilendirici broşür ve videolar hazırlanması ve açık erişim halinde internetten ulaşılabilmesi için bakanlığa çağrı yapması,
- TTB’nin tıbbi konularda çok dilli eğitim videoları (halka ve hekimlere yönelik) hazırlaması,
- Tıp eğitimi ÇEP’e anadilinde sağlık hakkının dahil edilmesi için çalışma yapılması,
- Anadilinde Sağlık Çalıştayı’nın diğer sağlık meslek örgütleri ile birlikte planlanması,
- TTB tarafından hazırlanan broşür/kitapçık vb. materyallerin çok dilli hazırlanması ve yazışmalarda Kürtçe, Arapça gibi dillere de yer vermesinin ele alınması,
- Kürtçe sağlık alanında dil eğitimi verebilecek bir ekibin oluşturulması,
- Diyarbakır, Adana, İzmir, İstanbul gibi illerde Kürtçe kursların planlanması,
- DTB’nin “Herkes için Sağlık Hizmetleri Bilgilendirme Tutum Belgesi - 2019”a (WMA Statement on Healthcare Information for all 2019) vurgu yapılması,
- Hastanelerdeki uyarı ve bilgilendirme tabelalarına Kürtçe ve Arapça’nın da eklenmesi için başvuru yapılması,
- Daha önce bölge için hazırlanmış olan Kürtçe anemnez kitapçığının sadece bölge için değil genel kullanım açısından yeniden hazırlanması,
- Materyallerin online, ulaşılabilir versiyonlarının hazırlanması ve aplikasyonunun yapılması.
4. Kayyum Uygulamaları
TTB her durumda, her türlü kayyum uygulamasına karşıdır.
Durum tespiti: Bugün Türkiye’de 2016 yılından bu yana kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile değişen bir sistem yaşanmaktadır. 1992 yılından beri seçimle gelen rektörler, 2016 yılında yayımlanan KHK ile devlet üniversitelerinde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından önerilen üç aday arasından cumhurbaşkanınca, vakıf üniversitelerinde ise mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK'ün olumlu görüş vermesinin ardından cumhurbaşkanınca atanmaktadır. Hollanda, İngiltere, Almanya, Fransa, İsviçre, Yunanistan, Avusturya gibi birçok Avrupa ülkesinde rektörler seçimle görev almaktadır.
Yine KHK’ler ile 15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlayan kayyum uygulamaları da demokrasiyi derinden etkilemiştir. Bugün 2016’dan bu yana 170’e yakın belediyeye kayyum atandığı bilinmektedir. Belediyelere kayyum atanması, doğrudan yerel yönetimlerin anayasal olarak tanımlanan özerkliğine bir müdahale niteliği taşımaktadır. Demokratik sistemin temel unsurlarından biri olan yerel seçimlerle belirlenen yöneticilerin görevden alınıp yerine kayyum atanması, halk iradesinin devre dışı kalmasına ve halkın belediyelerine duyduğu güvene olumsuz yansımaktadır. Halk arasında kaygı, güvensizlik, toplumsal kutuplaşmalar, belediye hizmetlerinin kalitesinde, işleyişinde aksaklıklar, yerel ihtiyaçların yok sayılması, karar alma süreçlerinde yavaşlama, belediye hizmetlerinde değişime, ekonomik ve yatırım süreçlerinde olumsuzluklara neden olabilmektedir. Kayyum uygulamaları; halkın kendi iradesi ile seçtiği “seçilmiş” yerine, bir hak gaspı yaratılarak “atanmış” başa geldiğinde sosyal iyilik halini de derinden etkilemekte ve doğrudan bir halk sağlığı sorunu olarak da yansımaları olmaktadır.
Öneriler:
- Kayyum uygulamalarının bir hak gaspı olduğu ve bir sağlık sorunu olduğu (sosyal iyilik haline) vurgusunun yapılması,
- TTB’nin kayyum atanan belediyeleri ziyaret etmesi, kayyum sonrasında belediyelerdeki sağlık ve sosyal hizmet alanlarında yaşanan kayıpların raporlanması,
- Kayyum uygulamalarının sonlandırılması için açık taleplerin kamuoyu ile paylaşılması,
- Kayyum olan yerellerde halk sağlığının olumsuz etkilendiğine dair raporlama çalışmalarının yapılması,
- Belediyelerin koruyucu sağlık hizmetleri açısından ilk basamak olduğunun vurgusunun yapılması,
- Kayyum uygulamalarına karşın suç duyurusunda bulunulması,
- Kayyum uygulamalarının kadına yönelik şiddetle mücadele alanlarına engel teşkil etmesine vurgu yapılması,
- Halkın kendi iradesi ile seçtiği kişinin yerine kayyum geldiğinde zedelenen güven duygusu, aidiyet bağı kurulamaması, beklentilerine yönelik ciddi bir müdahale olduğu ve beklentilerinin karşılanamayacağı algısı halkın sosyal iyilik halinin bozulmasıdır. Kayyum uygulamalarının halkın sosyal iyilik halini bozduğunun anlatılabilmesi,
- Rektörlerin seçilmiş değil de atanmış olmasının (kayyum rektör) karşısında net bir tavır alınması önerilerini ele alması açısından Merkez Konsey’e bu raporu sunarız.
ATÖLYE 2
Barışın ve Demokrasinin Sağlık Sistemine ve Toplumsal İyilik Haline Etkileri
Atölyenin Amacı ve Kapsamı
Bu atölye, barış ve demokrasinin sağlık sistemi, sağlık göstergeleri ve toplumsal iyilik hali üzerindeki belirleyici etkilerini bütünlüklü bir çerçevede ele almak amacıyla, hekimlik değerleri doğrultusunda, barışın ve demokrasinin toplum sağlığı için vazgeçilmez bir ön koşul olduğu tespitinden hareketle yürütülmüştür.
Kolaylaştırıcılığını Dr. Mehmet Zencir ve Dr. İncilay Erdoğan’ın yaptığı atölye çalışması, 33 katılımcı ile tartışılmış ve öneriler geliştirilmiştir.
Tartışmalarda, “Barışın ve Demokrasinin Sağlık Sistemine ve Toplumsal İyilik Haline Etkileri” aşağıdaki başlıklar altında ele alınmıştır:
- Çatışmasızlık ve barış dönemlerinde sağlık göstergeleri
- Çatışmasızlık süreçlerinin ve barışın genel bütçeye yansıması
- Barışın ve demokrasinin kalıcılaşmasında sağlık alanında yapılacaklar
- Barış dilinin toplumsallaştırılması ve hekimliğin rolü
Atölye Tartışmaları
1. Çatışmasızlık ve Barış Dönemlerinde Sağlık Göstergeleri
Çatışmanın olduğu coğrafyalarda sağlık hizmetleri aksar, yaygınlığı ve sağlık hizmetlerine erişim önünde engeller ortaya çıkar.
Savaşın halk sağlık üzerine etkileri literatürde iki başlıkta ele alınmaktadır: Savaşın doğrudan akut dönemde etkileri ve uzun süreli etkileri. Halk sağlığı üzerine etkileri “uzun bir gölge” olarak da tanımlanmaktadır. Doğrudan şiddetin ve dolaylı şiddetin etkileri; hastaneler ve altyapının zarar görmesi (bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme); yer değiştirmeler – göçmenler/mülteciler (yaşam ve çalışma koşulları, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıklar, yetersiz beslenme, stres) ve tanıklıklar (savaşın sosyal ve duygusal yükü) uzun gölgenin bileşenleri olarak dile getirilmektedir. Doğrudan bozulan sağlık göstergelerinin yanı sıra metabolik, ortopedik, psikiyatrik sağlık sorunları gibi sıralanabilecek dolaylı sağlık sorunları da görülmektedir. Doğrudan ölümlere göre, dolaylı ölümlerin 8-12 kat daha fazla görüldüğü, bazı çalışmalarda ise 20 kata kadar yükselebildiği belirtilmektedir. Göz ardı edilen önemli bir sağlık sorunu da yas yüküdür. Savaşların bitse bile yas yükünün nesiller boyu devam ettiği bildirilmektedir (40-50 yıl kadar devam edeceğini öngören araştırmalar bulunuyor). Hayatta kalanların sosyoekonomik durumlarının yanı sıra fiziksel ve ruhsal sağlıklarının da derinden etkilendiğini “Köprüleri, binaları yeniden inşa etsek de sanki bu yas hiç geçmiyor” gibi ifadelerde hissedebiliriz.
Güncel bir çalışma savaşın etkilerinin 3 ana boyut ile ele alınmasını ve izlenmesini öneriyor: Sağlık endeksleri, sağlığın sosyal belirleyicileri ve çevresel belirleyiciler.
- Sağlık endeksleri: Ölümler, engellilikler, hastalıklar, bağımlılık, deformiteler (doğum kusurları).
- Sağlığın sosyal belirleyicileri: Sosyoekonomik statüdeki eşitsizlikler, nüfusun yerinden edilmesi, sosyal dokuda bozulmalar ve kalkınma gerilemeleri.
- Çevresel belirleyiciler: Altyapının tahribatı, çevrenin tahribatı ve doğal kaynakların tükenmesi.
Savaşın etkileri, Türkiye gerçekliğine her zaman sağlık istatistiklerinde eşitsizlikler olarak yansımıştır. Muhtemeldir ki hemen her alanda bu eşitsizlikler söz konusudur. Ölüm hızları (özellikle bebek ve beş yaş altı ölüm hızları), sağlık emekçisi sayısı (hekim, hemşire, diş hekimi vb.), tıbbi donanım, sağlık hizmetlerinin kullanımı vb. her sağlık istatistiği başlığında eşitsizlikler, gösterilen haritalara yansımaktadır. Hemen her göstergede bu derin farklılıkların görülmesi ve devam etmesi eşitsizliklerin sistematik olduğunu, eşitsizlikle beraber ayrımcılığı da göstermektedir.
Uzun süreli çatışmanın-savaşın ruh sağlığına etkileri de mutlaka not edilmelidir. Halk sağlığı açısından bakıldığında, bu kayıplar uzun süreli yas bozukluğu, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ve madde kullanım bozuklukları gibi rahatsızlıkların gelişme riskini artırıyor ve kronik iltihaplanma ile bağlantılı hastalıkların daha yüksek oranlarda görülmesine katkıda bulunabiliyor. Bunların yanı sıra bağımlılıklar da önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Çatışmalı alanlarda bağımlılık oranlarının daha fazla olmasının birçok boyutu ve dinamiği var. Çatışmalı alanlarda madde ticareti ve kullanımı yeterince denetlenmiyor, madde ile hasta olan toplum, sağlık sisteminin yarattığı tedavi ve önleme hizmetleri ile değil belirli grupların (özellikle cemaatlerin, milliyetçi, sağcı grupların) bağımlılara yönelik faaliyetleri ile kendi alanlarına çekilerek apolitikleştiriliyor ve etkin tedavi de sağlanmıyor. Ötekileştirilenler (çatışmalı coğrafyalarda yaşayanlar, yerinden edilenler, göçmenler) maddenin kullanıldığı, yayıldığı, ticaretinin yapıldığı kesimler oluyor. Bağımlılık özel bir savaş stratejisi ve depolitizasyon aracı işlevi de görüyor. Yoksullaşmanın tüm aileyi bağımlı kıldığı -sadece iktidarın insanları kendisine çekmesi açısından değil, evlerde madde paketledikleri için 80 yaşındaki adam da 3 yaşındaki çocuk da bağımlı olduğu tanıklıkları ifade ediliyor (Dr. Umut Karasu). Madde aynı zamanda zorda kalan aileler için ekonomik işlev olarak dayatılıyor.
Çatışma ve savaşların toplumun her kesimini farklı düzeylerde ve farklı başlıklar altında etkilediğine hekimlik pratiğinde tanıklık ediyoruz. Çatışma alanlarında aksayan üreme sağlığı politikalarının sonuçlarının ve çatışmalı ortamların kadın sağlığına etkilerinin vurgulanacağı çalışmalar yapmak, üreme sağlığı hizmetlerine erişimin sınıfsal boyutunu göstermek; aile yılı adı altında yapılmaya çalışılanın, aslında kadının yaşam ve sağlık hakkı ihlali olduğunu, militarizm, kapitalizm ve nüfus politikalarının bir aracı olduğunu tartışmak; herkes için eşit, ulaşılabilir sağlık hizmeti mücadelesinde ayrı bir önem kazanıyor.
Öneriler:
- Sağlık istatistiklerine ve haritalara yansıyan sonuçların ve eşitsizliklerin, savaş ve ayrımcı politikalarla ilişkisini göstermek/vurgulamak.
- Uzun süreli çatışmanın-savaşın, yoksulluğun, yerinden edilmenin; uzun süreli yas bozukluğu, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ve madde kullanım bozuklukları, bağımlılık gibi ruh sağlığına etkilerini öne çıkarmak, madde bağımlılığının özel bir savaş stratejisi ve depolitizasyon aracı işlevi gördüğünü vurgulamak.
- Çatışma ve savaşların toplumun her kesimini farklı düzeylerde ve farklı başlıklar altında etkilediği tanıklığı ile TTB’nin herkes için eşit, ulaşılabilir sağlık hizmeti mücadelesinin gerektirdiği biçimde, kadının sağlık ve hatta yaşam hakkı ihlalleri ile sonuçlanan, aile yılı adı altında yapılan sağlık politikalarının militarizm, kapitalizm ve nüfus politikaları ile ilişkisini ortaya koymak.
2. Çatışmasızlık Süreçlerinin ve Barışın Genel Bütçeye Yansıması
Savaşa değil kamu hizmetlerine bütçe (sağlığa bütçe, eğitime bütçe); savaşa değil emekçiye bütçe, savaşa değil emekliye bütçe sloganlara yansıyan talepler olmuştur her zaman. Savaş, bütçe üzerinden doğrudan ve dolaylı yük olarak karşımıza çıkmaktadır. Askeri harcamalar çok net bilinse de savaşın sağlık üzerine dolaylı etkilerinin SGK harcamalarına yansımaları göz ardı edilmektedir. Uzun süreli stresin yarattığı sağlıksızlıklar, başta psikiyatrik sağlık sorunları olmak üzere kontrolü sağlanamamış metabolik hastalıklar (diyabet kontrolü olmak üzere), kalp ve damar hastalıkları, kanserler, ortopedik sorunlar (savaş yaralanmalarına bağlı) vb. savaşın dolaylı etkilerinin birer sonucu olarak her gün polikliniklerimizde, kliniklerimizde karşımıza çıkan, tanı-tedavi ve izlemlerinde zorlandığımız durumlardır. Savaşın insan biyolojisine göz ardı ettiğimiz bu etkisi, SGK faturalarına da yansımakta, SGK krizinde de muhtemel rol oynamaktadır.
Ne yazık ki askeri harcamaların GSYH’nin en az %5’ine çıkartılma kararı (Lahey, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, 2025) önümüzde savaşa ayrılacak payın artırılması ve militarizasyon tehdidi olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Öneriler:
- Savaşa ayrılan bütçenin kısılması, sağlığa ve sağlık göstergelerini etkileyen unsurlara bütçe aktarılması, barış çalışmalarına bütçe aktarılması konusunda ısrarcı olmak.
- Savaşa değil, sağlığa bütçe talebini; neden-sonuç ilişkilerini otaya koyan söylem ve sloganlarla görünür kılmak.
3. Barışın ve Demokrasinin Kalıcılaşmasında Sağlık Alanında Yapılacaklar
Savaşların önlenmesinde üç bileşen öne çıkıyor:
- Diplomasi-şiddet içermeyen çözüm,
- Savaşın temel nedenlerinin ele alınması-ayrımcılığın her türlüsü,
- Barışın altyapısının güçlendirilmesi.
Savaş kısır döngüsünün kırılması, zincirinin kırılmasında temel, birincil, ikincil ve üçüncül korunma önemli. Sağlıkçılar daha çok ikincil korumaya, savaşın etkilerini azaltmaya, ölüm ve sakatlıkları en aza indirmeye odaklanıyor. Bununla birlikte temel ve birincil korunma savaşın ve çatışmanın ortaya çıkmaması hedefli olduğu için barışın kalıcılaşmasında oldukça kıymetli. Çatışma için gösterge niteliğinde sorunların ele alınması ve çözümler üretilmesi erken uyarı ve yanıt olarak birincil koruma işlevi görmektedir. Bu göstergelere örnek olarak -eşitsizlikler, demografik özelliklerdeki hızlı değişiklikler, demokratik süreçlerdeki eksiklikler, politik istikrarsızlık, kural koyucu grupların müdahalesi, halk sağlığı hizmetlerinin bozulması, ciddi ekonomik çöküntü, şiddet döngüsü verilebilir. Bu göstergelere yoğunlaşan çalışmalar ile barışın kalıcılaşması mümkün hale gelir. Bununla birlikte temel korunmaya odaklanmayan bir coğrafyada barış kalıcı hale getirilemez. Temel korunma savaşı ortaya çıkaran kök nedenlere yoğunlaşmayı gerektirir. Savaş-çatışmaya yol açan kök nedenler eşitsizlikler olarak ele alınmıştır. Eşitsizlikler (politik katılımdaki eşitsizlikler, ekonomik güçte eşitsizlikler, iş ve ekonomik gelirlerdeki eşitsizlikler, kamu hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler, kültürel hakların kullanımda eşitsizlikler), kimlikle ilgili eşitsizlikler, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak sıralanabilir. Bu eşitsizliklere yol açanın temelde kapitalizm, patriyarka, tüm sömürü ve tahakküm ilişkileri olduğu da unutulmamalıdır.
Barış altyapısının güçlendirilmesi için yapılacaklar altı başlıkta ele alınıyor:
- Hakikat ve uzlaşma komisyonları,
- Barış sürecinde kadınların rollerinin güvence altına alınması,
- Hukuk üstünlüğünün teşviki,
- Sivil toplumun güçlendirilmesi,
- Vatandaşların karar süreçlerine katılımı,
- Faillerin cezalandırılması.
Tarihsel süreç açısından Lahey’de yüz yıl araya iki konferans yapılmıştır. İlkine devlet temsilcileri katılmış ve savaşın insancıl hale getirilmesi öne çıkarken, 1999’da gerçekleştirilen Lahey konferansı sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilmiş ve savaşı önlemek ve “barış kültürü”nü inşa etmek için yöntem arayışı temel gündem olmuştur. Barışa yönelik “Yirmi Birinci Yüzyılda Barış ve Adalet için Lahey Sözleşmesi (10 Adım)” kamuoyu ile paylaşılmıştır:
- Barış, insan hakları ve demokrasi için eğitim,
- Küreselleşmenin olumsuz etkilerine karşı yapılacaklar,
- Çevresel kaynakların sürdürülebilirliği ve adil kullanımının geliştirilmesi,
- Sömürgecilik ve yeni sömürgeciliğin ortadan kaldırılması,
- Irksal, etnik, dinsel ve toplumsal cinsiyetle ilgili hoşgörüsüzlükleri elimine etme,
- Toplumsal cinsiyet adaletini geliştirme,
- Çocukları ve gençleri koruma ve saygı gösterme,
- Uluslararası demokrasiyi ve küresel yönetişimi geliştirme, teşvik etme,
- Etkin bir şiddetsizlik ilanı,
- Yerel düzeyde toplumsal şiddeti elimine etme.
Sağlık alanında barış konusunda dikkat çeken başlıklar olarak şunlar öne çıkmaktadır: Dünya Sağlık Örgütü Anayasası, Alma Ata Konferansı (1978, iki bin yılında herkese sağlık), Ottowa Şartı (sağlıklı bir toplum için gerekenler: barış, barınma, eğitim, gıda, gelir, ekoloji-barış, sağlık için ön görülen ilk ön koşul olarak belirtilmiştir), Halk Sağlığı Şartı-2000 ve Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri (yapısal şiddeti ve ekosistem hasarını azaltma ve sağlığı geliştirmek için sosyal uyumu ve insan haklarını iyileştirme).
Sağlık çalışanlarının barış için kritik önemde olduğu bildirilmiş ve işlevleri şu şekilde sıralanmıştır: Birincil bakım, önleyici tedbirleri belgelendirmek, araştırma yapmak, toplum üzerinde ve politikacılara barışın etkilerini anlatmak ve sürdürülebilir barışı inşa etmek için politika programı oluşturmaya katkı sağlamak, politika oluşturulması yönünde itici güç olmak.
Anadilinde sağlık, eşitsizlikler açısından da belirleyici rol oynamaktadır. Türkiye gerçekliğinde barış açısından kolektif haklar bağlamında anadili ve anadilinde sağlık hakkının hayata geçirilmesinin öne çıktığı görülmektedir.
Anadilinin bütünlüklü kabulü (eğitimde, sağlıkta, tüm kamusal alanlarda) demokrasinin ve barışın tesisi için çok önemlidir. Anadili, hasta hekim ilişkisinde de en temel aşamadır. Çünkü anadilinin tanınması, kişinin kendilik halinin kabulünü, kendi kimliğiyle var olduğunun kabulünü, özetle bir hak öznesi olduğunun tanındığını gösterir. İletişimsizlikten kaynaklanan gerilimi azaltır. Bu çerçevede anadilinde sağlık hizmetinin hayata geçirilmesinin onarıcı yönü de vardır.
Ancak kendi kimliğiyle (etnik, dini, cinsiyet-cinsel yönelimi) var olabilen birey sağlıklı olabilir. Dil meselesi hekimlik uygulamalarında yaşamsal öneme sahiptir; ambulansta, kadına yönelik şiddette karakolda, anadili kullanılamadığı için ölümle sonuçlanan olaylara tanıklık edildiği birer veri olarak karşımızda durmaktadır.
Sağlık istatistiklerinde başvuru sayılarının düşüklüğü, mamografilerin az olması ve erişimdeki sınırlılıkların, anadilini kullanamama ile ilişkisini kurmak gerekir. Anadilinde sağlık hizmeti alamadığından, kendisi ve hatta çocuğu için dahi sağlık hizmetinden vazgeçen, kullanamayanların büyük çoğunluğunun kadınlar olduğu, sağlık alanında anadili kaynaklı eşitsizliğin kadınları daha fazla etkilediği ve bunun var olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilişkisi aşikardır.
Anadilinde Sağlık Sempozyumu’nu ilk TTB yapmıştır, o zamana kadar bu konuda akademik bir çalışma dahi yoktur. 2010-2015 yıllarından sonra anadili ile ilgili çalışmaların yapılamadığını görüyoruz.
Öneriler:
- Anadil ve sağlık hakkı ilişkisi ile ilgili TTB olarak daha aktif bir rol alınması, dil kursları planlanarak ve teşvik edilerek anadilinde sağlık hizmetinin yaygınlaştırılması.
- Diğer sağlık meslek örgütleri ile birlikte Anadilinde Sağlık Çalıştayı planlanması.
- Anadilinde sağlık hizmetinin yokluğunun, sağlığın göstergelerine etkisini gösteren verileri ortaya koyacak çalışmalar yapılması.
- Sağlık alanında anadili kaynaklı eşitsizliğin, var olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilişkisini gösteren çalışmalar yapılması.
- SGK’nin, savaş nedeniyle ortaya çıkan yoksullaşma ve buna bağlı sosyal güvencesizliğin, hapishanelerden olası tahliyeler durumunda sağlık hizmeti sunumu önündeki engellerin tartışmaya açılarak politika önerileri geliştirilmesi.
- Çatışmasızlık ortamının üzerinden geçen zaman dilimi ile istatistiksel çalışmalar yaparak iyileşen göstergelerin istatistiklere yansımasını ve ilişkisini ortaya koymak.
- Mayınlarla ilgili yapılacakları izlemek, göçleri izlemek, yakılan köylerin boşaltılması ve silikozis, asbestozis olgularını, işçi cinayetlerini, savaşla ilişkisi üzerinden düşünmeyi sağlayacak, neoliberal sağlık politikalarını buradan da gören çalışmalar, toplantılar yapılması.
4. Barış Dilinin Toplumsallaştırılması ve Hekimliğin Rolü
Yakın zamanlara kadar hekimler, olana karşı reaksiyonel, savunucu, belgelendirici durumdayken; birden beklenmedik bir anda ortaya atılan ve siyasal olarak yeni olan bir sürece ilişkin mesajlar ve son bir yılki gelişmelerin kafa karışıklığı yarattığı görülmektedir.
Aslında çatışma ve şiddet ile barışın inşası zihinlerimizde başlayan süreçlerdir. Dil her şeyin belirleyicisi, ayrımcı ve militarist alanın sokağa yansımasıdır.
Sağlık alanı, toplumla kurulan ilişkinin en yerelleşmiş temas mekânlarından biridir. İnsanların en kırılgan, en savunmasız ve en gerçek halleriyle karşılaşıldığı bu alan, barışın toplumsallaştırılması açısından kritik bir eşik oluşturur.
Çatışma, göç, yoksulluk ve cinsiyet temelli şiddet çoğu zaman ilk olarak bedenlerde görünür hale gelir. Kadın sağlıkçılar bu bedenlerle yalnızca klinik bir ilişki kurmaz; aynı zamanda travmanın sessiz dilini okur, beden üzerinden yürüyen şiddeti görünür kılar ve “tarafsızlık”tan çok etik tanıklığı merkeze alır.
Barış, feminist bir ütopya olarak değil; kadınların yaşamla kurduğu ilişkinin içinde ortaya çıkan bir gerçeklik olarak düşünülebilir. Feminizm ile barış arasındaki bağ, sonradan kurulan bir ittifak değil, içkin bir ilişkidir. Çünkü kadınların yaşam deneyimleri tarihsel olarak şiddet, yoksulluk, savaş, göç ve tahakkümle iç içe şekillenmiştir. Bu koşullar altında barış, soyut bir ideal ya da ertelenebilir bir hedef değil; yaşamsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.
Bu içkinlik, barışı yukarıdan kurulan bir düzen ya da yalnızca siyasal bir sonuç olmaktan çıkarır. Barış, kadınların bedenlerinde, ilişkilerinde, bakım emeğinde ve gündelik hayat pratiklerinde eşzamanlı olarak üretilir. “Jin Jiyan Azadî” (kadın, yaşam, özgürlük) felsefesi bu ilişkiyi açık biçimde ifade eder. Burada barış, ayrı ve bağımsız bir siyasal hedef değil; yaşamın özgürleşmesiyle birlikte düşünülen bir süreçtir. Barış, özgürlükten sonra gelmez; özgürlükle birlikte ve onun içinde filizlenir. Bu bağlamda barış; yaşamı koruma, yaşamı sürdürme, yaşamı onarma ve çoğaltma pratiğidir. Bu nedenle, kadınların gündelik hayatında ertelenemez.
Kadınların kurduğu dil, meseleye dışarıdan ve mesafeli bir bakış üretmez. Kadınlar yaşadıkları sorunlara uzaktan, teorik ya da teknik bir çerçeveden yaklaşmaz; aksine mesafeyi kısaltır, meseleyi kendine yaklaştırır ve çoğu zaman kendinden konuşur. Bu dil, yabancılaştırıcı kavramlarla örülmez; yaşantıdan, bedenden ve ilişkiden beslenir.
Bu nedenle kadınların dili yalnızca anlatan değil, eyleyen bir dildir. Barış, bu dilde soyut bir söylem olarak değil; gündelik hayatın içinde kurulan bir ilişki biçimi olarak anlam kazanır.
Kadınların barışla kurduğu ilişki tekil ve homojen değildir. Cinsiyet; sınıf, etnisite, göçmenlik durumu, engellilik, yaş, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile kesişerek farklı kırılganlıklar ve deneyimler üretir. Kesişimsellik, barışın herkes için aynı biçimde kurulamayacağını hatırlatır. Barışın toplumsallaştırılması, bu farklılıkları tek bir anlatı altında silikleştirmek yerine, aynı anda görebilen ve tanıyabilen bir yaklaşım gerektirir. Barışın toplumsallaştırılması, büyük siyasal projelerden önce; yerel, gündelik ve ilişkisel alanlarda gerçekleşir.
Kadınların barış süreçlerinde nasıl yürüdüklerine dair, kadınların öznesi oldukları dünya örneklerine bakmak, kurulan dilin kıymetine dair bize bir şey anlatır. Kuzey İrlanda Ağı, sınıfsal kesişmeleri olan işçi kadınlar, aslında dayanışma grubu olarak yola çıkıp kolektif bir yapı oluşturmuştur. Aynı dönemde Yugoslavya’da Medika diye bir sağlık grubu ortaya çıkmış ve Hırvat, Boşnak savaşına karşı bir grup kadın sağlıkçı ne yapabiliriz tartışmaları yürütmüşlerdir. Aralarında feminist olan da var olmayan da var. Dindar yaşayanı da, seküler olanı da var. Bir araya gelerek ve bir yandan dayanışma ağlarıyla özellikle çatışmalar nedeniyle ulaşılamayan alanlarda kadınlara sağlık hizmeti verip, diğer yandan temas ettikleri kesimlerle karşılıklı empati alanı yaratarak, savaşın yıkımları, barışın olanaklarına dair ortak dili kurmuşlardır. İsrail’de de bir grup Filistinli ve Arap kadın bir araya gelerek hassasiyetlerini görüp, zamanla birbirlerini tanıdıkça, tanıklıklarını paylaştıkça, açıkladıkça ortak bir dil ve birlikte yapısal olan şiddete karşı birlikte mücadele zemini yakalamışlardır. Etnisiteyi, dinle ilgili cemaatçiliği aşmaya çalışarak, biz kimiz, bizi biz yapan tüm kimliklerimizle nasıl yaşayacağız sorularını soruyorlar ve bunun üzerine kadınlar yeni bir kimlik oluşturuyor ve sınırları aşıyorlar. Bu deneyimleri, dünya örneklerini önümüze koyarak ve yararlanarak, yeni bir dil, kadın dili, barış dili, feminist bir dil kurmaya başlanabilir.
Sağlıkçılar, toplumla kurdukları doğrudan ve süreklilik taşıyan temas içinde; yalnızca bakım ve tedavi sunmakla kalmaz, gündelik yaşamda barışın ne anlama geldiğine dair ilişkisel bir alan da inşa ederler. Kullanılan dil, kurulan temas ve gündelik pratikler aracılığıyla; güven, eşitlik, onarım ve birlikte yaşama fikri yeniden üretilir. Böylece barış, soyut bir kavram olmaktan çıkar; yaşanan, deneyimlenen ve paylaşılan bir gerçekliğe dönüşür. Bu bağlamda sağlıkçı, barışın pasif bir uygulayıcısı değil; barışı gündelik hayatın içinde kuran aktif bir toplumsal öznedir. Elitist değil öğrenen, dokunan, karşılıklı sezgisel bir ilişki ile temas sağlanabilirse, sağlıkçıların toplumsal barış inşasındaki kıymeti açığa çıkar.
Bizim örgütsel dilimiz kadın dili olmalıdır, çünkü bu dil empatiyi yaygınlaştırır, kapsayıcıdır, karma yapıları bir araya getirebilir. Bu dilde empati zayıflık değil, bir politik kapasitedir. Karşı tarafı yok etmeyen, tam tersine var eden bir yaklaşım barışın ön koşuludur. Bu şekilde kurulan bir dil, herkesin acısını gerçek kabul eder. Öfkeye alan açar ancak öfkeyi yok saymaz, onu dönüştürür. Karşı tarafın varoluşunu tanımayı yüzleşmenin başlangıcı olarak görür. Bu yaklaşım affetmeyi zorunlu kılmaz, tanımayı ve hakikati merkeze alır.
Travmatik, komplike yasın çözülmemesi, travma sonrası stres bozukluğu gibi durumlar toplumsal barışın önünde birer engeldir, kullandığımız dil bu engelleri aşma kapasitesi taşır. Cinsiyetçi, tek dil, tek din vurgusu olan bir dile karşı, yaygınlaştıracağımız barış dili-kadın dili-söylediğimiz her şeyin kapsayıcılığını ve ulaşılabilirliği artırır. Akademi ve eğitim alanlarını da, bu dili örmek ve barışın toplumsallaşması için kullanmak gerekir. Barışın toplumsallaşabileceği her alanı kullanmanın örneklerini çoğaltmak açısından örneğin futbol önemli bir mecra potansiyeli taşır (Barcelona’nın Rojava’da futbol okulu açması, Gençlerbirliği taraftar grupları, Amedspor).
Jung’un personasında kimliklerin görünürlüğü ve gölge kimlikler gibi ötekini anlamayı sağlayacak, empatiyi derinleştirebilecek, dil ile kurulan kavramsal bilgi eşitlenmesini sağlayacak felsefi içeriklerin eğitimlere, çalıştaylara, toplantılara eklenmesi, dilde ortaklaşılması açısından kolaylaştırıcı olacaktır. Kendi yapılarımızda da barış dilini anlatmak, yaygınlaştırmak için Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” çalışmalarına yer vermek kolaylaştırıcı olabilir.
TTB’nin Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu aslında savaş nedeniyle kurulmuştu. Kolun ürettikleri dünyada da görüldü. Bir diğer örnek, Diyarbakır’da savaş ve sağlık başlığı ile çıkarılan kitap ulusal ve uluslararası gündemde konuşuldu. Savaşın sağlık üzerindeki etkilerini belgelemek ve duyurmak gibi somut faaliyetlerle farkındalık yaratılabiliyor. TTB’nin savaşın sağlık üzerindeki etkilerini ortaya koyan birikimini, arşiv taramaları ile gündemleştirmek, hafızaları tazeleyerek mücadelemizi hatırlatacak ve örgütü motive edecektir.
Savaşın doğa tahribatı üzerinden de tanımlandığı, ekolojiye dair bir dil de kurulmalıdır. Yeni Zelanda, Bolivya, Kolombiya gibi ülkelerde doğa, nehirler tüzel kişiler olarak kabul edilmekte ve bizim gibi varlık imkanı olan alanlar olarak görülmektedir. Savaşın ve her alana yayılan şiddetin yarattığı çevre tahribatı ile ülkemizde adil ve güvenli gıdaya erişim sorunu çok derinleşmiştir. Tarımsal üretim de yitirilmiş durumdadır. Yerinden edilme ve göçler ile tarım ve gıda sorunu ilişkisini kuran bir dil, savaşa ve yapısal şiddete karşı toplumsal tutum geliştirecek imkanları da açacaktır. Savaş sanayide kullanılan nadir elementler üzerine ülkeler arası çatışma ve çekişmeler derinleşmektedir. Tonlarca toprak kirlenmektedir. Ülkemizdeki doğa katliamının da bundan azade olmadığına tanıklık etmekteyiz.
Öneriler:
- “Hekimler Demokrasiyi ve Barışı Sahipleniyor” toplantıları planlayarak barışın toplumsallaşması için sağlık alanından ortak dil oluşturulmasına çalışılması; özlük haklarımızın, hekimlik uygulamalarındaki özerkliğimizin savunuculuğunda, bunların demokratik ve barışçıl ortamla ilişkisini kuran bir dil kurarak meslektaşlarımızla demokrasi ve barış inşasına yönelik çalışmalar yapılması; bu çalışmalara siyasi partilerin hekim milletvekillerinin davet edilmesi.
- “Savaşa değil sağlığa, sağlıkçıya bütçe” mottosunun altını dolduracak, ekonomik kayıpların savaş bütçesi ve militarist politikalar nedeniyle derinleştiğini basit matematiksel vurgularla anlatan görseller hazırlanması.
- Demokratik kitle örgütleri, sağlık emekçisi dernekleri (hemşire dernekleri, radyologların dernekleri vb.), uzmanlık dernekleri, sendikalar ile iletişime geçerek; topluma sağlık için demokrasi ve barışın vazgeçilmezliğini gösterecek, örneğin diyabetin, obezitenin savaş ile ilişkisini, yakılan köyler, yerinden edilmelerin şu anki et fiyatları ilişkisi kuran, özet bilgi içeren broşürler hazırlanması için çalışmalar yapılması.
- Savaşın ve şiddetin yarattığı ekolojik tahribatı toplum sağlığının bozulması üzerinden tartışacak çalışmalar ve toplantılar yapılması.
- Nadir elementler ve doğa tahribatı ilişkisini, çevre ve halk sağlığına olumsuz etkilerini ve bunun savaş sanayi için önemini toplumsal alana gösterecek çalışmalar, toplantılar yapılması.
- Hekimlerle barışı konuşmanın sanat ve edebiyat gibi farklı yöntemlerinin geliştirilmesi, “En Güzel Barış Öyküsü” yarışması ile edebiyatın barışın toplumsallaşması için kullanılmasına yönelik çalışmalar yapılması.
- Savaşın kök nedenlerinden, Kürtlerin kendi egemenlik ve coğrafya kaybı ile sonrasında inkar ve asimilasyonla devam eden tarihsel süreci konuşmak, yok sayılma halinin travmasını, var kabul etmenin en önemli temsili olan anadilini tanıyarak onarmak, bu bağlamda barışın istenme basıncını oluşturmak için anadili çalışmaları, toplumla buluşma mekanları, barış meclisleri gibi pratiklerde varlık gösterilmesi.
- TÖK’ün anadilinde anamnez, sağlık atölyeleri planlanmasına yönelik çalışmalarına ve bunların yaygınlaştırılmasına destek olunması.
- Tıp eğitiminin ikili cinsiyet yaklaşımının değiştirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliği bakışının eğitime dahil edilmesi için çalışmalar yürütülmesi ve böylece hekimlik pratiklerinde şiddetin pekiştirilmesine karşı tutum alınması.
- Çalışma alanlarımızda kimliklerin tanınmasına yönelik ve toplumsal barışı hatırlatan broşürler, simgeler hazırlayarak, sağlık hizmeti almaya gelenler ile temas alanları yaratılması (LGBTİ+lar ile ilgili bir broşür, şiddete dair bir broşür).
- Genç hekimlerle, çalıştaya yönelik sunum ve tartışmaların yükleneceği bir sosyal medya grubu kurularak bilginin paylaşımı ve etki alanının genişletilmesi.
- Makbul olan ve olmayan kadın/ anne gibi temsillerle, sağlık alanının araçsallaştırılarak pekiştirilen cinsiyetçi şiddete karşı duyarlılık ve sorumluluk geliştirecek çalışmalar yapılması.
- Sağlık sorunlarının yerellere göre farklılaştığı bir toplumda, aynı ve tek bir hizmet modeli dayatılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri giderecek, her bölgenin kendine özgü koşulları ve sorunlarını gözeten, değişken ve farklılaşan sağlık hizmeti sunumunun talep edilmesi, bu çerçevede çözümsel öneriler geliştirilmesi.
ATÖLYE 3
İhlallere Maruz Kalan Hekimler
Kolaylaştırıcılığını Dr. Hafize Öztürk Türkmen’in yaptığı atölye çalışmasında 22 katılımcı yer almış ve “İhlallere Maruz Kalan Hekimler” konusu aşağıdaki başlıklarda tartışılarak sorunlara yönelik çözüm önerileri dile getirilmiştir:
- Barış Akademisyenleri ve KHK’lerle İhraç Edilen Hekimler
- Antidemokratik Uygulamaların Hekimler Üzerindeki Etkileri
- Sınır Ötesi Görevlendirme/Atamalar
Barış Akademisyenleri ve KHK’lerle İhraç Edilen Hekimler
2015 Haziran seçimleri sonrasında ülkenin içine sürüklendiği şiddet ve iç çatışma ortamı ile birlikte kentlerde yaşanan bombalama eylemlerinde yüzlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açmış, “terörle mücadele” adı altında Güneydoğu’da yürütülen operasyonlarda sivil can kayıpları da içinde olmak üzere ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirilmişti. Her tür demokratik hak arama girişiminin ve barışçıl protesto eyleminin şiddetle bastırıldığı, muhalif seslerin susturulduğu, toplumda kaygı, güvensizlik ve belirsizliğin egemen kılındığı adeta bir korku iklimi yaratılmıştı.
Bu ortamda aralarında hekimlerin de bulunduğu 1.128 akademisyen tarafından imzalanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin 11 Ocak 2016’da kamuoyuna duyurulması sürecin kırılma noktalarından birini oluşturmuştu. Siyasal iktidara seslenen bildirinin amacı, insan hakkı ihlallerinin bir an önce durdurulması ve barış ikliminin tesis edilmesiydi. Açıklamanın hemen ardından imzacı Barış Akademisyenleri’ne yönelik olarak iktidarın en yetkili mercilerinden yükselen “karanlık yüzler”, “aydın müsveddeleri”, “terör seviciler” söylemleri üniversite rektörlüklerini harekete geçirdi ve yüzlerce Barış Akademisyeni hakkında disiplin soruşturmaları başlatıldı. Açılan bu soruşturmalara akademiden verilen yanıt gecikmedi ve destek imzalarıyla 1.128 olan imzacı sayısı 2.200’ün üzerine çıktı.
Üniversitelerdeki soruşturma komisyonlarının çoğunun akademisyenlerin ihracı yönündeki talepleri ise, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL KHK’leri ile birbiri ardına uygulamaya geçirildi. 1 Eylül 2016’da başlatılan ve Ocak 2018’e kadar devam eden bu süreçte; 398’i devlet üniversitelerinden, 8’i vakıf üniversitelerinden olmak üzere 406 imzacı akademisyen, OHAL KHK’leri ile görevlerinden ihraç edildi. KHK ile ihraç edilen 406 imzacı akademisyenden 29’u, aralarında geçmiş dönem TTB Merkez Konseyi, Yüksek Onur Kurulu ve Etik Kurul üyelerinin, TTB’nin çeşitli kol ve organlarında görev yapmakta olan meslektaşlarımızın da yer aldığı hekimlerdi. Aynı süreçte 89 imzacı akademisyen sözleşmeleri yenilenmeyerek ya da iş akitleri feshedilerek işten çıkartıldı. 72 imzacı akademisyen çalıştıkları kurumda uygulanan baskılar sonucunda görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar. 27 imzacı akademisyen yine aynı nedenlerle emekliye ayrılmak zorunda kaldı. Sonuç olarak; AYM tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hükme bağlanan bir imza atma eyleminden dolayı, toplamda 549 Barış Akademisyeni görev yapmakta oldukları üniversitelerden uzaklaştırılmış oldu. 611 imzacı hakkında “terör örgütü üyesi olmak, terör örgütleriyle irtibatlı ya da iltisaklı olmak” suçlamasıyla açılan ceza davaları ise, 2019 yılındaki AYM kararı sonrası beraatla sonuçlandı.
Barış Akademisyenleri bu süreçte yalnızca çalışma haklarından yoksun bırakılmakla kalmadı; kendileriyle birlikte eşleri ve çocuklarının pasaportları iptal edilerek yurtdışı seyahatleri engellendi. Gözaltı ve tutuklamalar, ihraç listeleri yayımlanarak hedef haline getirilmeler, itibarsızlaştırma, dışlama, ayrımcılık gibi uygulamalar, eş ve çocukların kamuya atanamaması gibi hukuk dışı işlemler, akademik çalışmalara katılım ve yayın yapma haklarının engellenmesi, üyesi bulundukları uzmanlık derneklerindeki görevlerinden uzaklaştırılma, kongre ve bilimsel etkinliklere katılımlarının engellenmesi, öğrencilerinin zorluklarla karşılaşması pahasına tez danışmanlıklarının sonlandırılması, akademide verdikleri derslerin müfredattan çıkarılması, doçentlik başvurularının çıkarılan KHK’larla ve haksız hukuksuz yöntemlerle iptal edilmesi Barış Akademisyenleri’ne yönelik “cadı avı”nın sıradan uygulamaları haline getirilmişti. Bu dönemin en acı olaylarından biri, imzacı olduğu için görev süresi uzatılmayan ve Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde görev yapmakta olan Arş. Gör. Dr. Mehmet Fatih Traş’ın 27 Şubat 2017’de intihar ederek yaşamına son vermesidir. İhraçlar sonrası işsizlik ve bilimsel-sosyal dışlanmanın yarattığı durumun ve iktidarın Barış Akademisyenleri’ne reva gördüğü “sivil ölüm” tutumunun ne olduğunu anlamak için “Ağaç kökü yesinler” sözünü hatırlamak yeterli olsa gerektir.
Siyasal iktidarın Barış Akademisyenleri’ni üniversitelerden uzaklaştırmaya ve akademik özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik tüm uygulamalarına karşın, ihraç akademisyenlerin dayanışma ve bilim insanı olarak ayakta kalma mücadeleleri bu sürecin ayrılmaz parçası olmuştur. İhraçların hemen ardından Ankara, İzmir, Kocaeli ve Antalya’da kurulan Dayanışma Akademileri, İstanbul’da kurulan BİR-ARA-DA Derneği aracılığıyla sürdürülen bilimsel-akademik çalışmalar ve kamuya açık toplantılar bilim üretimi ve dayanışma yanı sıra akademisyenlerin toplumla buluşmasına da katkı sağlamıştır. Emek-meslek örgütleriyle birlikte hukuksal süreçlerin işletilmesi ve izlenmesi ise bir başka dayanışma pratiği olarak hayata geçirilmiştir. Bu bağlamda TTB ve KESK’in ortaya koyduğu dayanışma, süreçten güçlenerek çıkmanın bir örneği olarak değerlidir. Benzer biçimde TTB, Eğitim Sen, SES, TİHV, İHD, DİSK, muhalif siyasal partiler ve yerel emek-demokrasi platformlarıyla birlikte gerçekleştirilen dayanışma eylemleri, “Hocama Dokunma!” etkinlikleri, baskıcı politikaları sanatla protesto anlamında İstanbul Tabip Odası tarafından hazırlanan ve Barış Akademisyeni hekimler tarafından sahneye konulan “Timsah” adlı gösteri de de kitlesel katılımlarla ses getirmiştir.
Aradan geçen dokuz yılı aşkın süre içinde OHAL kaldırılmış olmasına karşın, ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin ancak 170’i üniversitelerdeki görevlerine dönebilmiştir. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yapılan işe dönüş başvurularının reddedilmesi üzerine idari yargıda açılan davalar keyfi uygulamalarla geciktirilmekte ve 189 akademisyen hakkındaki dosyalar bölge idare mahkemeleri ve Danıştay’da bekletilmektedir. KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni 29 meslektaşımızdan 2’si OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kararıyla, 14’ü idari yargı kararıyla görevlerine iade edilmiştir, 12 meslektaşımızın verilen ret kararları nedeniyle idari yargı süreci devam etmektedir. 1 meslektaşımız ise hukuksal sürece başvuru yapmamıştır.
OHAL KHK’leri yalnızca Barış Akademisyenleri’nin değil, kamuda görev yapan pek çok hekim ve sağlık çalışanının da ihracına yol açtı. TTB Merkez Konseyi’nin çağrısı üzerine, sağlık meslek örgütleri temsilcileri, hekimler, sağlık çalışanları ve hukukçuların katılımıyla gerçekleştirilen “OHAL Süreçlerinde İşten Atılan Hekimler; Kurumsal ve Mesleki Sorumluluklarımız Çalıştayı” konuyla ilgili sorunların ele alındığı kapsamlı bir etkinlik olmuştur. 27 Ocak 2017’de Ankara’da yapılan çalıştayda OHAL sürecinde işten atılan hekimlerin envanterini çıkarma ve süreci izleme, dayanışma ağlarını örme, istihdam ve geçim sorunları, sosyal sorunlar ve hak ihlalleri konularında ortaya çıkan sorunlar ve çözüm önerileri ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Çalıştay Sonuç Bildirgesi’nden elde edilen bilgilere göre OHAL kapsamında 8.891 sağlık çalışanı açığa alınmış, pek çoğu ihraç edilmiş, ihraç edilenlerin 1.929’u daha sonra görevlerine iade edilmiştir. Bu süreçte 1.590’ı Sağlık Bakanlığı'ndan, 1.171’i ise tıp fakültelerinden olmak üzere 2.761 hekim kamu görevinden uzaklaştırılmıştır.
Hekimler ve sağlık çalışanları ihraçlar yanı sıra FETÖ/PDY ve/veya PKK ile bağlantı, darbeye destek vb. bahanelerle açılan haksız hukuksuz soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar ve ceza davaları ile karşı karşıya bırakılmıştır. Kapatılan özel üniversiteler ve vakıf üniversitelerinde görev yapan pek çok hekim ve sağlık çalışanı işsizlik, güvencesizlik, eğitim hakkının engellenmesi gibi ihlallere maruz kalmıştır. Katip Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapmakta iken açığa alınan ve ihraç edilen Arş. Gör. Dr. Hasan Orhan Çetin adlı meslektaşımız 10 Şubat 2017’de intihar ederek yaşamını sonlandırmıştır. Barış Akademisyenleri’nin karşı karşıya bırakıldığı çalışma yasağı, etiketlenme, toplumdan ve bilimsel ortamlardan dışlanma, fişlenme, itibarsızlaştırma, yurtdışı çıkış yasağı gibi hukuk dışı işlemler KHK’li ihraçlar için de uygulamaya geçirilmiştir. KHK’lerle ihraç edilen hekimler; özel sektörde iş bulamama, OSGB gibi yerler veya çeşitli özel hastanelerde emek sömürüsü ile yüzleşme, düşük ücretlere çalıştırılma gibi sorunlarla baş etmek zorunda kalmışlardır.
Antidemokratik Uygulamaların Hekimler Üzerindeki Etkileri
Öncelikli olarak antidemokratik uygulamaların giderek artıp yaygınlaştığı bir kırılma noktası olan 2015’te başlayan, var olan savaş politikaları ve çatışma süreçlerinin etkileriyle günümüze kadar uzanan, hem hekimlere hem de toplumun geneline yansıyan ihlaller ele alındı.
Gündelik hekimlik yaşamında ihraçlar, görevden uzaklaştırmalar, soruşturmalar, usulsüz görevlendirmeler olağan ve kanıksanmış bir hale getirildi. Antidemokratik yönetim anlayışının hüküm sürmeye başlaması sonucunda liyakatsiz yöneticiler bulundukları kurumlarda bu uygulamaları mobbing aracı olarak uyguladı. Genç hekimler ve tıp öğrencileri başta olmak üzere pek çok kişi demokratik haklarını aramaktan çekinmeye başladı. Bu uygulamalara yüzünden toplum, demokratik mücadele yürüten yapılardan uzaklaştı, hekimler ve sağlık emekçileri emek meslek örgütlerinden kendini çekti ve toplumun tümü sindirilmeye çalışıldı. Geniş kitlelerin üzerinde hukuksuzca açılan davalarla bir güvencesizlik hali yaratılmak istendi. İşyeri değiştirme, akademik çalışmalarla kademe yükselme girişimlerinin karşısında iktidar eli ile yaratılan güvensiz politik ortam sebebiyle açık olan veya süren davalar hedef olan kişiler üzerinde baskı artırma aracı olarak kullanıldı. Bu uygulamalara maruz kalmak istemeyen hekimler yurtdışına göç sürecinin ilk dalgalarını oluşturdular. 2016’daki artan antidemokratik uygulamalarla birlikte yurtdışına hekim göçü doğru orantılı olarak arttı. Gözaltı, ihraç vb. cezalandırmalar normalleştirildi. Hak ihlallerinin normalleşmesi beraberinde duyarsızlaşmayı getirip dayanışma modellerinin de gerilemesine sebep oldu.
Genç hekimler ve üniversite öğrencileri, emek demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bellekten belleğe aktarılamaması adına hukuksuz saldırıların hedefleri oldu. Keyfi açığa almalar, mezuniyetlerinin engellenmesi, burs ve kredi yardımlarının kesilmesi, mezuniyet sonrası iş güvencesi haklarının kısıtlanması gençliği örgütlü mücadele alanlarından geriye attı ve toplumsal kanıksanmanın yaygınlaşmasına ve geleceğe dair demokratik ve özgür bir toplum/ülke tahayyülünün zedelenmesine yol açarak sindirilmiş kitleler oluşmasını kolaylaştırdı. Zaman içerisinde yürütülen mücadelelerle güvenlik soruşturması uygulaması her ne kadar ortadan kalkmış olsa da arşiv taraması ve keyfi/haksız uygulamalar hâlâ yeni mezun olacak hekimleri korkutarak örgütlü mücadele alanlarından uzak durmalarına ve umutsuz bireyselliğe sürüklenmelere neden olmaya devam ediyor. Öte yandan mezuniyet sonrası atamaları gerçekleşmeyen hekimler ise, özel hastanelerde piyasa koşullarının altında ücretlerle çalıştırılarak ağır bir emek sömürüsüne maruz bırakıldı. Eğitim süreçlerinde açılan asılsız terör örgütü üyeliği veya propagandası gibi suçlama davaları eğitim hakkının ve akademik ilerlemenin en büyük engellerinden biri haline geldi.
Yurtiçindeyse özellikle Kürt illerinde uygulanan, kent savaşları döneminde karakola çevrilen hastanelerdeki çalışma koşullarından sendikal ve mesleki faaliyetlerden ötürü mobbing, soruşturmalara ve ihraçlara kadar çeşitli kötü muameleler ile karşılaşan hekimler, çalıştıkları illerden İzmir, Ankara ve İstanbul gibi metropol kentlere, özel sağlık sektörünün sömürü düzeninde kimi yerde ortalama piyasa koşullarının bile altında çalışmak zorunda kaldı. Hâlâ özel kurumlarda 8-9 yıl önce yaşanmış olan ihraç ve fişleme süreçlerinden dolayı işe kabul edilmeyen veya piyasa koşullarının altında çalıştırılan hekimler bulunmaktadır. Günümüzde hâlâ çeşitli sendikal, mesleki ve diğer çeşitli sivil toplum alanlarında mücadele yürüten hekimler ve sağlık çalışanları kanıksanmış hale gelen asılsız suçlamalar ve ceza davaları sebebiyle işlerini kaybetmekte veya gözaltı, tutuklama gibi pratiklerle lekelenmeme hakları ve masumiyet karineleri ihlal edilmektedir.
Şiddet ve savaş kültürü içinde olan toplumda şiddet hastane koridorlarında da ortaya çıkıyor. Şiddetin normalleşmesi ve hukuk sisteminin de artık buna göz yumması sebebiyle Beyaz Kod vakaları da önemsiz addediliyor ve Beyaz Kod davaları caydırıcı olmayan şekillerde sonuçlanabiliyor.
Sınır Ötesi Görevlendirme/Atamalar
Sınır ötesi görevlendirmeler başlığı ülkede on yıllardır sürdürülen savaş politikalarının geldiği son noktadır. Özellikle darbe girişimi sonrasında askeri tıp fakülte ve hastanelerinin kapatılmasından sonra oluşan askeri hekim açığı sivil hekimlerce kapatılmaya çalışılmaktadır. Devlet hizmet yükümlülüğü kurasında açılan çeşitli askeri birim kadrolarına sivil tıp fakültelerinden yeni mezun hekimler atanmaktadır. Bu kadroların bir kısmı ismen yurtiçinde bir birlik adıymış gibi olsa da aslında yurtdışında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yürüttüğü sınır ötesi operasyon alanlarında bulunmaktadır. Bu sebeple yeni atanan ve daha hiçbir mesleki tecrübesi bile olmayan bir hekim kendini birden en tehlikeli komando koşullarında bulmaktadır. Aynı şekilde bu tarz askeri birimlere yurtiçinden de erkek hekimler geçici görevlendirme ile gönderilmektedir. Kimi hastanelerde zorunlu atama sonrası hastane ya da acil sorumlusu tarafından tüm erkeklerin gitmek zorunda olduğu bu görevlendirme için bir isim listesi oluşturulur. Ortaya çıkan bu liste bir yıl boyunca kimin hangi ay sınır dışı tehlikeli koşulda çalışacağını ortaya koyar. İşte bir hekimin sağlığına, iyilik haline ve güvenliğine bu kadar basit bir şekilde karar verilmiş oluyor. Aynı zamanda bu sınır dışı görevlendirme uygulaması kimi yerlerde idareciler tarafından bir mobbing aracı olarak kullanılıp hekime zarar verme amacıyla da kullanılıyor. Eğer hekim bu koşullarda çalışmak istemezse karşılığı istifa edip bir yıl boyunca YÖK sınavlarına girme hakkının elinden alınması ve kamuda sağlık hizmeti verememesi oluyor. Sivil hekimlerin savaş koşullarında askeri hiyerarşiye maruz bırakılmasına ve sağlıklı olma halinin koruyucu ve savunucu olacakken bir savaşın tarafı olmasına sebep olacak koşullarda çalıştırılması kabul edilemez.
Devlet otoritesi bu görevlendirmelerde farklı formül ve yöntemler geliştirerek bir rıza üretmeye çalışmıştır. Uzun süreli görevlendirmeler yerine daha kısa süreli görevlendirmeler veya olumsuz hastane koşullarında çalışan veya derinleşen ekonomik kriz sebebiyle savaş koşullarında çalışma karşılığında verilen tazminat ödemeleri ile maddi gelirini artırmak isteyen hekimler bu askeri kadrolara gönüllü olarak başvurmuşlardır. Esasında elde etmeye çalıştıkları ek gelir ve kurtulmaya çalıştıkları kötü hastane çalışma koşulları da iktidarın yarattığı kötü ve emek sömürüsünün arttığı hastane koşullarının aslında ne halde olduğunu ortaya koymaktadır.
Tıp eğitimi ortamı da antidemokratik ve merkeziyetçi YÖK yönetimi altında keyfiyetten nasibini alıyor. Yetersiz akademisyen kontenjanlı üniversitelerde kalabalık şartlarda mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimi sunumu gerçekleştirilmesine rağmen akademisyenler de Türkiye’nin yurtdışında açtığı fakültelere geçici görevlendirmelerle gönderiliyorlar.
Çatışmasızlığın Sunduğu Olanaklar
Ülkedeki liyakatsizlik ve sistemin tamamına yayılmış antidemokratik uygulamalar ve kanıksanmış kötü uygulamalardan çıkış açısından bu süreç bir fırsat olarak karşımızda duruyor ve pozitif barış, demokrasi mücadelesi için olanaklarımızın arttığını düşünüyoruz. Hak ihlallerini daha görünür kılıp çözülmek zorunda olan ve rafta duran pek çok sorunun da çözülmesine bir kapı aralanıyor. Toplumda ve kurumlarımızda dahi olağanlaştırdığımız hak ihlallerini bu çalıştay vasıtasıyla hatırlayıp hatırlatma talebini öne çıkarmamız bu sürecin sunduğu olanaktır. Bu olanak iyi değerlendirmelidir. Demokratikleşme sürecinin gerçekleşebilmesi için dünden daha fazla sorumluluk hissederek mücadele etmeliyiz.
Somut Öneriler
- KHK Çalışma Grubu aktifleştirilmelidir. Bu çalışma grubunun ilk görevi ihraç hekimler, göreve dönemeyen Barış Akademisyenleri ve uğradığı ihlalden dolayı görevini yapamayan hekimlerin bilgilerini içerir güncel bir veri tabanı oluşturmalıdır. İhlale uğrayan hekimler ile temasa geçilerek güncel durum, ihtiyaç değerlendirmesi yapılmalıdır.
- Dayanışma pratikleri yeniden planlanmalıdır.
- Güncel veriler toplandıktan sonra bir raporlama yapılarak bu veriler sağlık camiası, kamuoyu ile paylaşılmalı; ilgili bakanlıklar ile toplantı yapılarak raporlar sunulmalı, ihlallerin son bulması için girişimlerde bulunulmalıdır.
- İhraç ve Barış Akademisyeni hekimler için haftada bir nöbet eylemleri başlatılabilir. Bu süreç topluma demokratikleşme ihtiyacının en iyi anlatılabileceği süreçlerdendir. Bu fırsat hekimler lehine mücadeleyi büyütme fırsatıdır. KESK ile ortaklaştırılarak tüm meslek gruplarıyla da yapılabilir.
- Hukuk bürosuyla bir çalışma yaparak demokratik olmayan kaldırılması gereken uygulamaları tespit etmek (arşiv araştırması vb.) ve bir kampanya çalışması ile mücadele yürütülebilir.
- Sınır ötesi görevlendirmeleri hekimlerin gündeminde tutmak için web tabanlı bir anket çalışması yapılabilir. Hekimler savaşta taraf olamaz ısrarımızı sürdürmeliyiz.
[1] https://www.v-dem.net/documents/60/V-dem-dr__2025_lowres.pdf
[2] https://www.oecd.org/en/publications/health-at-a-glance-2025_15a55280-en/turkiye_87675f02-en.html
[3] https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-04/2504_fs_milex_2024.pdf
[4] https://www.ihd.org.tr/2025-yili-hasta-mahpuslar-raporu/
[5] https://www.aile.gov.tr/eyhgm/mevzuat/ulusal-mevzuat/kanunlar/ceza-ve-guvenlik-tedbirlerinin-infazi-hakkinda-kanun/
[6] https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_K%C3%BCrtleri
[7] https://yetkinreport.com/2024/11/18/turkiyede-ne-kadar-kurt-yasiyor-acilima-ne-diyorlar/