Bugün, 17 Ağustos 2026; Meclis Araştırma Komisyonu’nun 2010 tarihli raporuna göre 18.373 kişinin yaşamını yitirdiği, 48.901 kişinin yaralandığı ve 5.840 kişinin kayıp kabul edildiği 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi’nin 27. yıl dönümündeyiz.
On binlerce konut ve iş yerinin yıkıldığı, yaklaşık 16 milyon insanımızın doğrudan ya da dolaylı etkilendiği 17 Ağustos Depremi’nde hayatını kaybedenleri özlem ve saygıyla anıyoruz. Yakınlarını yitiren ve bedensel olarak iyileşmiş olsa da yaşamı boyunca derin izler taşıyan insanlarımızı unutmadığımızı bir kez daha dile getiriyoruz.
Ülke tarihinin kayıtlara geçen en büyük ikinci depremi olan bu felaket, ne yazık ki yalnızca hafızamızda yerini korumuyor. Her depremde yeniden gündeme geliyor. Çünkü o günden bugüne birçok şey değişmiş olsa da Türkiye’de depremlerin getirdiği yıkım değişmedi.
17 Ağustos Depremi, sonraki büyük depremler gibi çoğu zaman “afet” ya da “asrın felaketi” olarak anılıyor. Oysa depremler, yer kabuğunu oluşturan levhaların hareketiyle gerçekleşen doğal olaylardır. Bu olayları afete dönüştüren asıl nedenler ise toplumsal, siyasal ve yönetsel süreçlerdir.
Deprem tehlikesinin ve riskinin bilindiği bir ülkede insanları ve yapıları koruyacak önlemlerin alınmaması, bilimsel uyarıların göz ardı edilmesi, yanlış uygulamalarda ısrar edilmesi ve yaşamın ranta kurban edilmesi, yıkımı kaçınılmaz kılar.
Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması; şehir planlamasından yapı üretimine, eğitimden sağlık hizmetlerine, ulaşımdan altyapıya kadar her alanın deprem bilinciyle düzenlenmesini zorunlu kılar. Benzer deprem riskleri taşıyan ülkelerde can ve mal kaybını azaltan uygulamalar mümkünken, ülkemizde yanlış planlamalar, hatalı uygulamalar ve yıkılan binalar nedeniyle on binlerce insanımızı tekrar tekrar kaybetmemiz kabul edilemez.
Bizim afetlere yönelik bütün derdimiz aslında çok basit: Deprem coğrafyasında yaşıyoruz ve depremde kentler yıkılmamalı. Bunun bir alt bileşeni olarak sağlık hizmeti veren kurum ve kuruluşlar da yıkılmamalı!
1999’da Marmara’da başlayan tartışma, 2003’te Bingöl’de, 2011’de Van’da ve nihayet Şubat 2023’ten bu yana yaşadığımız depremlerle tekrar tekrar karşımıza çıktı. Bu tartışmanın son halkasının İstanbul olmaması için gayret ediyoruz. Ancak yapılanlara ve yapılmayanlara baktığımızda durum iç açıcı değildir.
İmar afları ve benzeri düzenlemelerle riskli, denetimsiz ve güvensiz yapı stokunun tasfiye edilmesi bir yana, bu yapılaşma biçimleri fiilen meşrulaştırılmış; deprem riski azaltılmamış, aksine göz göre göre büyütülmüştür.
6 Şubat 2023 depremleri, 17 Ağustos’tan çıkarılmayan derslerin ağır sonuçlarını bir kez daha ortaya koymuştur.
Deprem bölgesinde yalnızca konutlar değil; hastaneler, aile sağlığı merkezleri, sağlık hizmeti veren kurumlar ve kamusal hizmet altyapısı da büyük ölçüde hasar görmüş, sağlık hizmetleri uzun süre çadır ve konteyner koşullarına sıkışmıştır. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin sürekliliği bozulmuş; koruyucu sağlık hizmetleri, gebe-bebek izlemleri, aşılama, kronik hastalık takibi, ruh sağlığı hizmetleri ve sosyal hizmetler ciddi biçimde aksatılmıştır.
İyileşme döneminde de toplum yararı ve doğa yararı yerine hızlı inşaat, rant ve sermaye birikimi öncelenmiş; altyapısı tamamlanmamış, ulaşımı, temiz suyu, kanalizasyonu, okulu, sağlık merkezi ve sosyal donatıları eksik yerleşim alanları yaratılmıştır. Deprem sonrası yeniden inşa, toplumun sağlıklı ve güvenli yaşamını kurmak yerine birçok yerde yeni bir belirsizlik, yeni bir eşitsizlik ve yeni bir halk sağlığı sorunu üretmiştir.
Son otuz yılda kanunlar ve yönetmelikler çıkarılmış, planlar hazırlanmış, yeni kurumlar kurulmuştur. Ancak 6 Şubat 2023’te ne yıkımların ne de yıkımların etkilerinin önüne geçilebilmiştir. Üstelik depreme hazırlık, toplumun katılımından uzak, “ben yaptım oldu” anlayışıyla yürütülen bir süreç haline getirilmiştir.
Unutmamak, yalnızca acıyı hatırlamak değildir.
TTB arşivinde yer alan 17 Ağustos Marmara Depremi’ne ilişkin “Aslında deprem hep vardı” başlıklı değerlendirmede, depremin etkisini yalnızca büyüklüğüne, şiddetine ya da etkilediği coğrafyaya bağlamanın yetersiz olduğu; asıl sorunun “devlet”, “yönetim” ve “organizasyon” başlıklarında aranması gerektiği belirtiliyordu. Aradan geçen 27 yıl, bu tespitin ne kadar güncel olduğunu acı biçimde göstermiştir.
Bugün unutmamak; bilinen riskleri, alınmayan önlemleri, imar aflarıyla meşrulaştırılan güvensiz yapılaşmayı, yıkılan hastaneleri, çöken aile sağlığı merkezlerini, afetzede sağlık emekçilerini, hâlâ süren barınma ve sağlık sorunlarını, altyapısız yerleşim alanlarını ve toplumun dışlandığı yeniden inşa süreçlerini görünür kılmaktır.
Aynı değerlendirme, afetlerden sonra “hep aynı gerçeklerin yinelendiğini” hatırlatıyor ve olağanüstü durumlarda uygulanacak eylem planlarında yapılacak işin, yapacak kişinin, kullanılacak donatımın, yerin ve zamanın önceden tanımlanması gerektiğini vurguluyordu. Bu alanın kamusal olduğu ve toplumun yetkin tüm kesimlerinin işbirliğini gerektirdiği tespiti, bugün de çağrımızın merkezindedir.
Hafıza yalnızca anma değil; hesap sorma, kamusal sorumluluğu hatırlatma ve değiştirme iradesidir.
Türk Tabipleri Birliği olarak, 17 Ağustos Depremi’nin 27. yılında ülkemizi yönetenleri ve sorumlu kurumları; afetlerle ilgili yasaları, yönetmelikleri, planları ve yeniden inşa süreçlerini toplumla birlikte yapmaya ve bunların istisnasız uygulanmasını sağlamaya çağırıyoruz.
Üniversitelerin, meslek örgütlerinin, sendikaların, gönüllü kuruluşların ve bizzat toplumun eşit söz sahibi olmadığı hiçbir afet yönetimi gerçek anlamda kamusal, bilimsel ve demokratik olamaz.
Bir sonraki depremi de aynı acılarla konuşmamak için afet hafızasını mağduriyetin değil, kamusal sorumluluğun ve toplumsal mücadelenin zemini haline getirmek zorundayız.
Çünkü biliyoruz:
Kurtuluş yok tek başına.
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
TTB Afetlerde Sağlık Hizmetleri Yönetimi Akademisi
TTB Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu