Son dönemde hekimlere verilen olağanüstü yüksek tutarlardaki malpraktis tazminatları sağlık hizmetinin niteliğini, erişilebilirliğini ve sürdürülebilirliğini tehdit eden bir noktaya ulaşmıştır. Daha önce Gaziantep’te özel bir hastanede çalışan kulak burun boğaz uzmanına verilen 109 milyon TL tutarındaki cezanın ardından, bu kez Diyarbakır’da çalışan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı aleyhine hükmedilen yaklaşık 78 milyon TL tutarındaki tazminat, hekimlerin ve tüm sağlık camiasının kaygısını artırmıştır.

Bu meblağlar hekimlerin ezici bir çoğunluğu için bir ömür boyu çalışmayla bile elde edilemeyecek kadar büyük tutarlardır. Bu düzeydeki tazminatlar yalnızca bireysel olarak hekimleri değil, toplum sağlığını da olumsuz etkilemektedir. Zira hekimlerin, olası komplikasyonlarda tüm yaşamları boyunca kazanamayacakları tutarlar ödemek durumunda kalmamak için, riskli cerrahi ve girişimsel işlemleri yapmaktan kaçınmalarına defansif (çekinik) tıp uygulamalarına ağırlık vermelerine neden olmaktadır. Defansif tıp uygulamaları gereksiz tetkiklerin istenmesine, hastaların vakit kaybetmesine, özellikle riskli işlemlere ihtiyaç duyan hastaların tedaviye zorlukla ve yüksek ücretler ödeyerek erişmelerine yol açmaktadır.

Yüksek tazminatlar genç hekimlerin uzmanlık alanı seçimlerine de etki ederek hizmet kaynaklı zarar riski yüksek branşlardan uzak durmalarına sebep olmaktadır. Nitekim son uzmanlık sınavı yerleştirme sonuçlarına bakıldığında ne yazık ki çocuk hastalıkları, beyin cerrahisi, göğüs cerrahisi, çocuk cerrahisi gibi branşların tercih edilmediği görülmektedir. Halk sağlığını tehdit eden ciddi bir sağlık insan gücü krizi kapımıza dayanmıştır.

Hastaların Karşılaştığı Hizmet Kaynaklı Zararı Karşılamanın Yolu Yüksek Primli Bireysel Zorunlu Mesleki Sorumluluk Sigortası Değildir!  

Tıbbi uygulamaların istenmeyen, ancak öngörülen ve gerekli tüm önlemlere rağmen gerçekleşen zararları olabilir. Hekimin eksik, kusur veya özensizliğinin olmadığı bu sonuçlar komplikasyondur. Komplikasyonla hizmet kaynaklı kusurun (malpraktis) birbirinden net çizgilerle ayrılması da pek çok durumda son derece zordur. Uzun değerlendirme ve dava süreçleri, zaman ve emek kaybına, gereksiz yargılama masraflarına neden olmaktadır. Ayrıca bu ayrım net yapılsa dahi, hizmet kaynaklı zarar hekimleri mağdur ederken komplikasyon sınıfına giren sonuçlarda da hastaların zararı hiç karşılanmamaktadır.

Ülkemizde 2010 yılından beri zorunlu olan “Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası” (hekim mesleki sorumluluk sigortası) uygulamasında teminat türü ve üst limitler net biçimde sınırlanmıştır (En yüksek riskli grupta maksimum teminat 4 milyon TL’dir). Bu nedenle aslında zorunlu sigorta, bilinenin aksine hekimleri güvence altına almamakta ve “tüm tutarı” karşılamak bir yana, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi son derece önemsiz bir kısmını telafi etmektedir. Ancak bunun çözümü sigorta risk teminatlarının ve buna bağlı olarak ödenecek primlerin yükseltilmesi olamaz. Çözümü burada arayan Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde bu sefer de hekimler yüksek sigorta primlerini ödeyemez hale gelerek mesleklerini bırakmakta veya primin düşük olduğu uzmanlık alanlarına geçmek zorunda kalmaktadır.

Ülkemizdeki mevzuat düzenlemesi, kamuda çalışan hekimlerle özel sektörde çalışan ve sayıları 40 bine yaklaşan hekimler arasında da ciddi bir eşitsizlik yaratmaktadır. Sağlık Bakanlığı’na bağlı kuruluşlarda çalışan hekimlerin eylemi nedeniyle ödediği tazminatı bakanlık, ancak hekimin “kasten görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığının kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı ile tespit edilmesi halinde” hekimden tahsil etmekte iken, özelde çalışan meslektaşlarımızın böyle bir koruması da yoktur. Üstelik “kasten görevinin gereklerine aykırılığın” ne olduğu da tartışmalı olduğundan kamudaki hekimlerin de rahat olduğu söylenemez. Ayrıca özel sağlık kurumlarında veya muayenehanelerde verilen hekimlik hizmeti, niteliği gereği kamusal bir hizmettir. Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler, mesleklerini icra ederken kendilerini güvende hissedebilmelidirler.

Uygulanan sistemin bir diğer sakat yönü hizmet kaynaklı zararın (malpraktis) hekimin bireysel suçu, eksiği veya yetersizliği gibi gösterilmesidir. Oysa sağlık uygulamaları geniş bir ekiple, yeterli donanım ve fiziki koşullar altında, güncel bilimsel bilgilere göre gerçekleştirildiğinde bile hataya açık karmaşık uygulamalardır. Herkesi şu sorulara yanıtlarını düşünmeye davet ediyoruz:

  • Yeterli donanım, altyapı ve ekip sağlanmayan, bilgisini becerisini güncellemesine, kendini geliştirmesine fırsat verilmeyen bir hekimin yaptığı kusurun ne kadarı gerçekten kendi kusurudur?
  • Randevu sistemi yüzünden hastaya yeterli zaman ayıramayan, Sağlık Uygulama Tebliği ve hastane yönetiminin getirdiği kısıtlamalar altında işini yaparken hata yapan hekim hatadan sorumlu tutulabilir mi?
  • Daha çok hasta bakması, ameliyat, girişim, inceleme yapması istenen üstelik bunları da gerekenden kısa sürelerde gerçekleştirmesi beklenen hekimlerin yorgunluk, uykusuzluk, tükenmişlik nedeniyle yaptığı eksiklik hekimlerin suçu mudur?
     

Elbette bu soruların yanıtlarına kimsenin gönül rahatlığıyla evet diyebilmesi mümkün değildir. O zaman bütün yükü hekimlerin omzuna yüklemeyen, işlerini hapis cezası ve tazminat korkusuyla yapmak zorunda kalmadıkları, dikkatlerini sadece hastayı korumaya ve sağlığına kavuşturmaya verebildikleri, hastaların da komplikasyon dahi olsa uğradıkları zararların hızla tazmin edildiği bir sistemi kurmak gerekir. Böyle bir sistem mümkündür.

Türk Tabipleri Birliği olarak bu tartışmaların ilk gündeme geldiği 2010 yılından beri defalarca yaptığımız öneriyi tekrarlıyoruz:

Komplikasyon ve hizmet kaynaklı zararları karşılamak üzere ağırlığı genel bütçeden sağlanan, sağlık kuruluşlarından katkıyla büyütülen kamusal bir fon oluşturulmalıdır. Ayrıca hekimlerin yargılama süreçlerinde komplikasyon ile hizmet ilişkili zarar ayrımını yapmak üzere ilgili branştan uzman hekimlerden oluşan bilimsel heyetler oluşturulması ve bu heyetlerin raporlarının esas alınması sağlanmalıdır.

Etik Yargılama Meslek Örgütünün Yetkisindedir

Ceza hukuku ve tazminat mekanizmalarının, etik ihlal değerlendirmesinin yerine geçirilmesi; hekimliği hukuki baskı ve korku alanına hapsetmektedir.

Hekimlerin yaptıkları meslek etiği ihlallerinin değerlendirilmesi, yargı organlarının değil; meslek etiği konusunda yetkin ve sorumlu kurumların, yani meslek kuruluşlarının görevidir.
Bu bağlamda hekimlerin mesleki etik değerlendirmeleri, Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği, hekimliği savunmanın aynı zamanda kamusal sağlık hizmetini ve toplum sağlığını savunmak olduğunu bir kez daha vurgular.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi