5.05.2007
tarih ve 26532 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık
Uygulama Tebliği ve Maliye Bakanlığı Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama
Tebliği'nin kimi hükümlerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması talebi ile
Birliğimizce Danıştay nezdinde dava açılmıştır. Dava metni için...
Yürütmenin
Durdurulması ve Duruşma İstemlidir
DANIŞTAY BAŞKANLIĞI'NA
DAVACI :Türk Tabipleri Birliği
VEKİLİ :Av.Mustafa GÜLER - Av.Ziynet ÖZÇELİK
Strazburg
Caddesi 28/28 Sıhhiye 06430 Ankara
DAVALI :Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı - Balgat / Ankara
D.KONUSU :Resmi Gazete'nin 25.05.2007 tarih ve 26532
(mükerrer) sayılı nüshasında yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Sosyal Güvenlik
Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği'nin aşağıda belirtilen hükümlerinin iptali ve
yürütmesinin durdurulması, incelemenin duruşmalı olarak yapılması istemidir.
YAYIM TARİHİ :25.5.2007
AÇIKLAMALAR :
Resmi Gazetenin 25.05.2007 tarih ve 26532 sayılı nüshasında
yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Sosyal
Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği'nde bütün emekliler, SSK ve
Bağkur'a bağlı olarak çalışanlar; bunların bakmakla yükümlü olduklarının gereksinim
duydukları sağlık hizmetlerinin nerelerden alınabileceği, sağlık hizmetlerinin
sunulmasında uyulması gereken kurallar ile bu hizmetler için Sosyal Güvenlik
Kurumu tarafından yapılacak ödemelerin miktarları hakkında düzenlemeler
yapılmıştır.
Bu düzenleme, Sosyal Güvenlik
Kurumu Kanunun 41. maddesinin 3. fıkrasındaki "Kurum, kanunla yerine getirmekle yükümlü olduğu hizmetlerin
uygulanmasına ilişkin hususları duyurmak amacıyla tebliğ çıkarmaya yetkilidir."
hükmüne dayalı olarak yapılmıştır. Ancak
dava konusu Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği ile kamu çalışanları
ile yeşil kartlılar ve bunların bakmakla yükümlü bulundukları kişiler dışındaki
-neredeyse- bütün toplum kesimlerinin sağlık hizmetine erişim kuralları
düzenlenmiş; Anayasal dayanağı bulunan sağlık hakkına hukuksal ve bilimsel
dayanağı olmayan sınırlandırmalar getirildiği gibi hekimin tedaviyi tayin hakkı
da kısıtlanmış; aynı konuda daha önce verilmiş bulunan Danıştay kararlarına
aykırı düzenlemeler yapılmıştır.
Hukuka aykırı düzenlemeler ve
bunların hukuka aykırılık gerekçeleri aşağıda ayrıntılı olarak tartışılacak
olmakla birlikte, iptali istenilen düzenlemeleri sonuçları bakımından aşağıdaki
başlıklar altında toplayabiliriz:
-
Reçetelere teşhis yazılması zorunlu tutularak hastaların
mahremiyet hakkı ihlal edilmektedir.
-
Acil hallerde tedavi bedelinin hasta tarafından
karşılanması, sonrasında Kurum'dan talep edilmesi yönündeki düzenleme ile
hastanın acil tedaviye erişimi dahi kısıtlanmaktadır.
-
Özellikle tetkik ve tahlil işlemlerinin
dışarıdan satın alma suretiyle gördürülmesi hastaların nitelikli hizmet
almasının önünde engeldir.
-
Toplumun çoğunluğu tarafından sık karşılaşılan
bir çok hastalıkta, hastalığın tedavi süresinin zorunlu kıldığı miktarda ilacın
hasta tarafından alınması hakkı özellikle antibiyotikler bakımından ortadan
kaldırılmıştır.
-
Sevk zinciri ortadan kaldırılarak, birinci
basamakta tedavi olması gereken hastaların ikinci ve üçüncü basamak sağlık
kuruluşlarında gereksiz yığılmalarına ve ileri tedavi alması gereken hastaların
bu sağlık hizmetine ulaşımına engel olunmaktadır.
-
Organ nakli ile ilgili getirilen düzenleme ile
ülkemizde zaten kısıtlı olan organ bağışı / nakli daha da zorlaştırılmıştır.
Sağlık hizmetine erişim ve
nitelikli sağlık hizmeti alma hakkı, uluslararası sözleşmelerde ve anayasamızda
özellikle vurgulanan yaşam hakkının en önemli bileşenidir.
Temel haklar doğumla
kazanıldığı ve herkes için geçerli olduğundan çalışanlar, emekliler ve bunların
bakmakla yükümlü olduklarının da yaşam hakkı ile nitelikli sağlık hizmetine
erişim hakkına sahip olduklarında kuşku bulunmamaktadır.
Sosyal Güvenlik Kurumu, Sağlık
Uygulama Tebliği ile sağlık hizmeti sunum kurallarına, hiçbir bilimsel gereklilikle açıklama olanağı bulunmayan hukuka aykırı
müdahalelerde bulunmaktadır. Yukarıda özet olarak belirttiğimiz sonuçlara yol
açan düzenlemeler ile hukuka aykırılık nedenlerini aşağıda ayrıntılı olarak
değerlendireceğiz.
I- GENEL OLARAK HUKUKA AYKIRILIK NEDENLERİ
A- İptali İstenilen düzenlemeler,
sağlık hizmetine ulaşma, sağlık hizmetini zamanında ve gerektiği kadar alma
hakkının özünü zedelemektedir.
İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi'nin 25. maddesine göre herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık (...)
ve tıbbi bakım hakkı vardır.
Avrupa Sosyal Şartı'nın
"Sağlığın Korunması başlıklı 11. maddesine göre taraf Devletler herkesin
ulaşılabilecek en yüksek sağlık düzeyinden yararlanmasını mümkün kılacak her
türlü önlemden yararlanma hakkına sahip olduğunu kabul etmiş ve sağlığın
korunması hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlamak üzere, ya doğrudan
veya kamusal veya özel örgütlerle işbirliği içinde, diğer önlemlerin yanı
sıra, sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan
kaldırmayı taahhüt etmişlerdir.
Anayasanın 17. maddesi
uyarınca herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına
sahiptir. Yine Anayasanın 56. maddesi uyarınca Devlet, herkesin hayatını, beden
ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarını tek
elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.
Anayasanın 56. maddesinde
Devlet'in herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak
ödevi belirtildiğinden ‘normlar hiyerarşi uyarınca altta yer alan bütün
düzenlemelerin bu amaçlara ulaşmaya elverişli hükümler içermesi gerektiği
konusunda duraksamaya yer yoktur.'[1]
"Kişinin yaşama hakkı,
maddî ve manevî varlığını koruma hakkı;birbirleriyle sıkı bağlantıları olan,
devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır.Bu haklara karşı olan her türlü
engelin ortadan kaldırılması da devlete ödev olarak verilmiştir. Güçsüzleri
güçlüler karşısında koruyacak olan devlet, gerçek eşitliği sağlayacak,
toplumsal dengeyi koruyacak, böylece gerçek hukuk devleti niteliğine
ulaşacaktır. Hukuk devletinin amaç edindiği yaşama hakkının korunması, sosyal
güvenliğin sağlanmasıyla gerçekleşecektir. Sosyal güvenliği sağlayacak olan
kuruluşların yasal düzenlemelerinin, "yaşama hakkı ile maddi ve manevî
varlığı koruma haklarını" zedeleyecek veya ortadan kaldıracak hükümler
içermemesi gerekir. Bu konuda düzenlenen uluslararası kurallar da aynı amaca
yönelik hükümler taşımaktadır. 16.6.1989 günlü, 3581 sayılı Yasa'yla onaylanan
Avrupa Sosyal Güvenlik Sözleşmesi'nin 13. maddesi de hastalık durumunda gerekli
olan tüm bakımların sağlanmasını öngörmektedir." [2]
224 sayılı "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında
Kanun'un 2. maddesinin 2. fıkrasında sağlık "yalnız hastalık ve
maluliyetin yokluğu olmayıp bedenen ruhen ve sosyal bakımdan tam bir iyilik
hali" olarak tarif edilmiştir. Sağlık Bakanlığı, Teşkilat ve Görevleri
Hakkında 181 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 1 ve 2. maddeleri uyarınca,
halka sağlık hizmetlerini ulaştırmak, 224 sayılı Yasa'daki sağlık tarifine
uygun olarak, herkesin hayatını bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam iyilik
hali içinde sürdürmelerini sağlamak için her türlü tedbiri alacaktır.
Belirtilen kural düzenlemelerin tamamında bireylerin sağlık hizmetine
erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını istemenin bireyler için hak
niteliğinde olduğu, kuralların pozitif norm oluşturması sebebiyle bireylerin
sağlık hizmetine ulaşabilmelerini sağlayacak düzenlemeler yapmanın da Devlet
için bir görev olduğu açık ya da örtülü biçimde vurgulanmıştır.
Her ne kadar Anayasa'nın 65. maddesinde Devlet'in
sosyal ve ekonomik alanlardaki görevlerini bu görevlerin amaçlarına uygun
öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine
getireceği, bu Tebliğ ile yapılan düzenlemenin de bu sınırın belirlenmesi
olduğu savunulabilir ise de dava konusu Tebliğ ile getirilen sınırlamaların
Anayasa'nın özellikle 17 ve 56. maddeleriyle Devlet'e yüklenen görevlerin
amaçlarına uygun olmadığı gibi hiçbir bilimsel temelinin de bulunmaması anılan
savunmayı haksız kılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin Sosyal Sigortalar Yasasında
yapılan tedavi süresinin 18 ayla sınırlandırılmasına ilişkin kuralın Anayasa'ya
aykırı olduğunu belirlediği bir kararında da vurgulandığı üzere "...60. maddede belirtilen sosyal güvenlik
hakkı, yine Anayasa'nın 17. maddesinde düzenlenen "yaşama, maddi ve manevi
ve varlığını koruma hakkı" ile çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla
devlet ekonomik ve sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken uygulayacağı
sınırlamalarda "yaşama hakkını" ortadan kaldıran düzenlemeler
yapamayacaktır."[3]
Devletin çalışanlar, emekliler ve bakmakla yükümlü olduklarının
gereksinim duyduğu sağlık hizmetlerini bilimsel gereklilikler dışında bir
sınırlamaya tabi tutmasını olanaklı kılan bir kural, üst hukuk normlarında yer
almamış iken, Tebliğ ile sağlık hizmet sunumunun sadece parasal yönünü
gözeterek kısıtlamalarda bulunulması bütünüyle hukuka aykırıdır. Bu nedenle Sağlık
Uygulama Tebliği ile hastaların kimi tedavi seçeneklerine erişmelerini
zorlaştıran, sınırlayan ya da tümüyle ortadan kaldıran düzenlemeler öncelikle
yukarıda belirttiğimiz yaşam hakkına, sağlık hizmeti alma hakkına ve devletin
bu alandaki ödevlerine ilişkin normlara aykırılık taşımaktadır.
Ayrıca belirtmek gerekir
ki, söz konusu Tebliğ kapsamında bulunan iştirakçi ve sigortalıların her
birinin tâbi olduğu farklı yasal düzenlemeler mevcut olup bu düzenlemelerde
gereksinim duyulan sağlık hizmetinin karşılanacağı belirtilmiş bulunmaktadır.
Bu çerçevede, Anayasa'da
devletin sosyal niteliğinin belirtilmiş olması hususu ve yasa hükümlerinde
mevcut düzenlemeler karşısında Tebliğ ile sağlık hizmetinin ek
sınırlandırmalara tâbi tutulması hukuka aykırıdır.
B- Düzenlemeler, hekimlik
mesleğinin uygulanmasına ilişkin hukuksal normlara da aykırıdır
Dava konusu Tebliğde
bilimsel gerekliliklere aykırı olarak birçok ilacın yazılabilmesinde uzman/pratisyen
hekim ayrımı yapılmış, pratisyen hekimlerin reçete yazma yetkilerine kısıtlama
getirildiği gibi, bazı uzmanlık dalları da kendi uzmanlık alanındaki
hastalıkların tedavisi ile ilgili ilaçları yazamaz hale gelmiştir.
Davalı İdarenin
hazırladığı Tebliğde iptalini istediğimiz hükümlerle getirilen ayrımın bilimsel
nedenleri olmadığı gibi İdarenin böylesi bir düzenlemeyi yapma yetkisi de
bulunmamaktadır. Zira Sosyal Güvenlik Kurumu Kanununun 41.maddesindeki "Kurum, kanunla yerine getirmekle yükümlü
olduğu hizmetlerin uygulanmasına ilişkin hususları duyurmak amacıyla tebliğ
çıkarmaya yetkilidir." hükmüne göre davalı Kurumun tebliğ konusu
yapabileceği alan hekimlik yetkisinin kapsamı değil ancak sigortalılara hangi
çerçevede sağlık hizmeti ‘satın alınacağı'; bir başka ifadeyle özel hukuksal
düzenlemelerle yetkisi tanımlanmış olan hekimlerin hizmetinin hangi kısmını ‘satın
alacağıdır'. Hangi hekimin, hangi tedaviyi ne şekilde uygulayacağını saptamak,
tedaviye ilişkin kurallar ve süreler koymak davalının görev ve yetki alanının
bütünüyle dışındadır.
Hekimin görev
ve yetkisinin düzenlendiği 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanun 1.maddesi;
"Türkiye Cumhuriyetinde hekimlik
yapmak ve her ne suretle olursa olsun hasta tedavi edebilmek için Türkiye Tıp
Fakültesinden diploma almak ve Türk olmak gereklidir"
derken 8.maddesinde,
"Türkiye'de hekimlik yapmak için
bu yasada gösterilen nitelikleri haiz olanların genel olarak hastalıkları
tedavi hakkı vardır"
hükmü ile Tıp Fakültesi mezunu
hekimlerin hasta tedavi ve dolayısı ile reçete düzenleme yetkisinin kapsamı
belirtilmiştir.
Aynı
şekilde 19.2.1960 gün ve 4/12578 Sayılı Tıbbi Deontoloji Tüzüğü'nün
6.maddesinde de:
"Tabip(...), sanat ve
mesleğini icra ederken,hiçbir tesir ve nüfuza kapılmaksızın, vicdanı ve mesleki
kanaatına göre hareket eder.
Tabip(...), tatbik edeceği
tedaviyi tayinde serbesttir."
denilerek hekimlerin,
uygulayacakları tedaviyi tesbit ederken sadece mesleki bilgisi ve vicdanı ile
sınırlanmış olduğunu belirtmektedir. Bilindiği üzere, reçete yazmak tedavinin
ayrılmaz bir parçasıdır. Hastalıklara teşhis koyma hakkına sahip olan hekimin o
hastalığı tedavi için gerekli ilaçları reçete etme yetkisinin olmadığının
kabulü mümkün bulunmadığı gibi tebliğ düzeyindeki bir düzenleme ile bilimsel
kurallara ve üst hukuk normlarına aykırı düzenleme yapılması da hukuka
aykırıdır.
2006
yılı Tedavi Yardımı Uygulama Tebliğinin iptali istemiyle açılan davada hekimin
tedaviyi tayin hakkına getirilen bilimsel ölçütü bulunmayan sınırlamaların
iptali istemi ile ilgili olarak Danıştay 5. Dairesinin kararında da[4] "...mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde,
hekimin hastasına uygulayacağı tedaviyi belirlerken mesleki bilgisi ve vicdanı
ile hareket edeceği; hastalıklara tanı koyma hakkına sahip olan hekimin, bunun
için gerekli bilimsel yolları kullanacağı; tedavi edilen bir hastanın
iyileşmesini sağlayacak ilaçların reçetelenmesinin, hastaya uygulanan tedavinin
ayrılmaz bir parçası olduğu ve hekimin o hastalığı tedavi için gerekli ilaçları
reçete etme yetkisinin de bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır. ... Birinci basamak
sağlık kuruluşlarında görev yapan ve görev yaptıkları sağlık merkezlerinin
ülkedeki yaygın teşkilatından dolayı hastaların büyük bir çoğunluğunun tanı ve
tedavisini gerçekleştiren pratisyen hekimlere de anılan düzenlemelerde yer
verilmediği görülmektedir.
Hastalıklara tanı
koymak hak ve yetkisine sahip bulunan bir hekimin o hastalığın tedavisi için
gerekli ilaçları reçete etme hak ve yetkisinden yoksun bırakılması, (bir başka
deyişle, tedavinin ayrılmaz bir parçası niteliğinde olan reçete yazma hakkını
kullanamaması), hekim tarafından yerine getirilen sağlık kamu hizmetinin
niteliği ile de bağdaştırılamaz." gerekçesine yer verilerek bilimsel temeli
hukuken geçerli ve somut bilgi ve belgelerle ortaya konulmaksızın getirilmiş
olan kısıtlamalar hukuka aykırı bulunmuştur.
C-Sağlık hizmetlerinde ‘sevk
zinciri' hukuka ve hizmet gereklerine aykırı olarak dava konusu Tebliğ ile
ortadan kaldırılmaktadır
Başta Birleşik
Krallık, İrlanda, İskandinav ülkeleri, Finlandiya gibi ülkelerde pratisyen
hekim temelinde oluşturulmuş sevk zincirleri yerleşiktir. Diğer ülkelere
baktığımızda, Hollanda'da aile hekimliği üzerinden sevk zinciri bulunmakta;
İtalya ve İsviçre'de de basamaklar üzerine planlanmış bir sevk sistemi
yürürlüktedir. İsrail'de ise yasa koyucu sevk zinciri kurulup kurulmayacağını
ilgili sosyal güvenlik kurumlarına bırakmış olmakla birlikte İsrail'in en büyük
sosyal güvenlik kurumunda da sevk zinciri uygulanmaktadır. Öte yandan bazı
ülkeler sevk zinciri sistemini getirmeye çalışmaktadır. Örneğin Almanya'da
2004'ten beri sosyal güvenlik kurumlarının hak sahiplerine sevk zinciri önerme
zorunluluğu mevcuttur. [5] İspanya'da da 2000'lerden
itibaren sevk zincirini yerleştirme çabaları sürmektedir.[6]
1970'li
yıllarda Dünya Sağlık Örgütü yöneticileri tarafından ortaya atılan "temel
sağlık hizmetleri" kavramı ve "2000 yılına kadar
herkes için sağlık" fikrinin geliştirilmesi, Dünya'da uygulanan sağlık
sistemlerinin değerlendirilmesi ve ulusal sağlık hizmet ve sistemleri içinde
temel sağlık hizmetlerinin yer alması için yapılabileceklerin saptanması
amacıyla WHO tarafından Kazakistan'ın başkenti Alma Ata'da bir konferans
toplanmıştır. Konferansa 134 ülkenin delegelerinin katılımı dışında 64
uluslararası organizasyonun temsilcileri de katılmıştır. Konferans sonunda
yayınlanan Bildirge günümüzde de geçerliliğini korumakta olup[7]
gelişmekte olan ülkelerde sağlık sorunlarının toplumsal çözümü için yapılması
gerekenlerin ipuçları bu Bildirge'de mevcuttur.[8]
Bu Bildirge ile Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF diğer uluslararası örgütlerle
birlikte tüm çok ve iki ortaklı kuruluşları ve hükümet-dışı örgütleri, parasal
kaynak sağlayan kuruluşları, tüm sağlık görevlilerini ve tüm dünya toplumlarını
temel sağlığa karşı olan ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde desteklemeleri ve artan teknik ve parasal desteği bu
maksatlara yöneltme ve aynı şekilde konferans yine, tüm yukarıda isimleri
belirlenmiş kuruluşları, temel sağlığı, bu bildirinin içeriği ve ruhuna uygun
olarak başlatmak, geliştirmek ve devam ettirmek için işbirliğine çağırılmıştır.
Basamaklandırılmış
sağlık hizmetinin ülkemizdeki temel normu, Alma Ata Bildirgesinden daha önce
yürürlüğe girmiş olan ve bu Bildirge ile uyumlu hükümler içeren, 224 sayılı
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanundur. Söz konusu Kanun'un
amaç maddesinde belirtilen "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde bir hak
olarak tanınan sağlık hizmetlerinden faydalanmanın sosyal adalete uygun bir
şekilde ifasını sağlamak" amacıyla Türkiye'nin en ücra köşesinde dahi kurulmuş
bulunan, en kolay erişilebilen, bölgesinde bulunan bireylerin sağlık ve yaşam
koşullarını bilen birinci basamak hekimleri
(pratisyen hekimler), sağlık sorunlarının % 90-95'ini bir üst basamağa
sevk yapmaksızın çözme bilgi birikimi ve yeteneğine sahiptirler.
Türkiye
Cumhuriyeti ile Dünya Sağlık Örgütü arasında 27.8.1984 tarihinde Temel Sağlık
Hizmetleri Programı Anlaşmasında da Alma Ata Bildirisi temel alınarak temel
sağlık hizmetleri örgütlenmesinin önemi belirtilip ülkemizde uygulamaya
konulmasına ilişkin ilkeler belirlenmiştir.[9]
Ülkemizde, günümüzde,
yaklaşık 50.000 pratisyen hekim görev yapmaktadır. Ülkemiz sağlık sistemi
birinci basamak (sağlık ocakları), ikinci basamak (yataklı tedavi kurumları) ve
üçüncü basamak (eğitim ve araştırma hastaneleri) şeklinde yapılandırılmış;
bireylerin anılan basamaklara uygun biçimde sağlık kurum ve kuruluşlarına
başvurmaları, gerektiğinde bir üst basamağa sevk edilmeleri ile tedavilerinin
sağlanması biçiminde ortaya çıkan bir sağlık sistemi öngörülmüştür.
Bütün çağdaş
sağlık sistemlerinde birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilmekte, burada
çalışan hekimlerin yetkileri arttırılıp sorunların mümkün olduğunca burada
çözülmesi; ancak burada çözülemeyen sağlık sorunlarının hastanelere taşınması
için çaba gösterilmektedir. Hem hastaların kolay ulaşabilmesi hem de bir üst
basamakta oluşacak yığılmanın önlenmesiyle hizmetin gerektiği gibi sunulmasının
sağlanabilmesi sebebiyle sevk zinciri uygulanması kamu yararı ve hizmet
gereklerine bütünüyle uygundur.
Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortasının TBMM'ye sunulan gerekçesinde de açıkça
vurgulandığı üzere "Birinci basamak yerine çok daha pahalı olan
ikinci ve üçüncü basamak sağlık tesislerinin kullanılması, harcama düzeyini
artırmaktadır."[10] "Bu
nedenle sağlık hizmetinden yararlanmak isteyen kişilerin acil haller, iş kazası
ve meslek hastalığı dışında öncelikle aile hekimlerine veya birinci basamak
sağlık hizmet sunucularına ve tıbben gerekli görülmesi halinde sıra ile ikinci
ve üçüncü basamak sağlık hizmeti sunan sağlık kurum ve kuruluşlarına başvurması
öngörülmektedir. Bu düzenleme ile sağlık hizmet sunucularının tıbbî ihtiyaç ve
durumlara göre ayrıştırılmamış ve gereksiz başvurularla gerçek görevlerini
yerine getirememelerine ve yersiz yığılmalara engel olunması, sağlık
hizmetlerinin daha etkili ve verimli sunulması planlanmaktadır."[11]
Birleşmiş
Milletler tarafından düzenlenen konferanslarda gelişmekte olan ülkelerin sağlık
sistem sorunlarının çözümü için sistem olarak önerilen; gelişmiş ülkelerin
birçoğunda uygulanan, bir kısmında uygulanmaya çalışılan; ülkemizde de
yıllardır politik destek eksikliğinin yarattığı yoksunluklara karşın büyük
fedakarlıklarla yaratılan nisbi başarılarla uygulanan basamaklandırılmış sağlık
sisteminden, hiçbir haklı gerekçe ortaya konulmaksızın, vazgeçilmektedir.
Hukuksal alt
yapısı mevcut olmakla birlikte yıllardır tıbbi alt yapısının oluşturulmasından
kaçınılarak zayıflatılan birinci basamak sağlık kurumlarının geliştirilmesiyle
çağdaş ve ekonomik sağlık hizmetinin sunulmasının sağlanması yerine bütünüyle
pahalı ve hizmet gereklerine uygun düşmeyen kuralsız sağlık sistemi
getirilmiştir. Öyle ki, basit bir baş ağrısı şikayeti olan hasta doğrudan, her bakımdan en üst tıbbi
işlemleri yapmak üzere donatılmış üçüncü basamak sağlık kurumuna, eğitim ve
araştırma hastanelerine, başvurabilecektir. Bir yanıyla özgürlük gibi görünen
bu durum aslında birinci basamakta çözülebilecek bir rahatsızlığın üçüncü
basamakta çözülmesi sebebiyle hizmetin pahalılaşmasının yanı sıra gerçekten
üçüncü basamak sağlık hizmetine gereksinim duyanların bu hizmete erişmelerinin
önünde engel de oluşturacaktır.
"Hastalar giderek, malın satıcısına para
kazandıracak bir müşteri rolüne girmektedir. Pazar koşullarına göre "en iyi
müşteri" en çok para kazandırabilecek olan müşteridir. Bu koşullar altında
hastalar belki bir "müşteri"nin alacağı iyi hizmeti alabilecek ancak "hasta bir
insan" olarak gereksindiği tıbbi bakımı alamayacaktır. Ekonomik rekabet
artıkça, hastalardan daha fazla alım gücü beklenecektir. Bu durum, daha fazla
kar etme ticari dürtülerini uyandıracak, hastalar gereksinimlerine uygun değil,
isteklerine uygun bakım alacaklardır. Tıp konusunda ehil olmayan hastalar,
tıbbi nitelikten ne anlaşılması gerektiğini giderek daha fazla tanımlamaya
başlamışlardır. Bu gelişme, çoğu durumda tıbbi nitelik sorusunu, kısa süreli
memnuniyet düzeyine indirmektedir.[12]
"Bugüne kadar
sağlık sistemlerini uygulanmaz yapan en önemli noktanın sevk sisteminin
uygulanmaması"[13] olduğu genel olarak
üzerinde uzlaşılan bir gerçektir. Sağlık hizmetleri basamaklandırılarak,
sunulması planlanan tıbbi hizmetlere uygun personel, tıbbi cihaz ve örgütlenme
altyapısı oluşturularak hizmet sunumu sağlanmadığı takdirde kime, nerede ve
hangi kapsamda hizmet sunulacağının bilinmezliğiyle ya hizmet sunumunda ciddi
aksaklık yaşanır ya da her hizmet birimi en üst tıbbi cihaz ve personel ile
donatılarak her hastaya üçüncü basamak sağlık hizmeti sunulur. Birincisinde
hasta mağduriyetinin, ikincisinde ise kullanılacak kamu kaynağının sınırının
nerede son bulacağı belirsizdir!
Kısaca
belirtmek gerekirse, yıllardır ülkemizde yerleştirilmesi için yoğun emek
verilen basamaklandırılmış sağlık hizmeti sunumu; yasal altyapısının varlığına,
yasal düzenlemelerle yönelimin bu çerçevede olması gerektiğinin belirtilmiş
olmasına ve objektif bakış açısına sahip akademisyenler tarafından da ülkemiz
sağlık sorunlarının çözüm yöntemi olarak gösterilmesine karşın sadece ‘hizmeti
satın alan' bir Kurumun, varlığına tek başına karar verdiği bir Tebliğ ile
ortadan kaldırılmaktadır. Ülkemizde kısa zaman sonra yapılacak genel seçimler
öncesi popülist bir anlayışla yürürlüğe konulan bu düzenleme idare hukukunun,
kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması temel ilkesi ile kamu yararı
ve hizmet gereklerine bütünüyle aykırıdır.
D-Sorunları birinci basamakta çözebilmek için pratisyen
hekimlerin yetkilerinin kısıtlanması değil geliştirilmesi gereklidir
Basamaklandırılmış
sağlık hizmeti ile ilgili açıklamalar ve genel yaklaşımla bağlantılı olarak, birinci
basamakta sorunların çözülebilmesi için birinci basamak hekimlerine gerekli
yetkinin de verilmesi gereklidir. Aksi takdirde hasta, kolayca ulaştığı hekimin
hastalığının tedavisi için yazdığı ilaçları alamadığında, bu ilaçların
bedelinin ilgili kurum tarafından ödenebilmesi için uzman hekime (hastaneye)
başvurması gerektiğinde, birinci basamak sağlık kuruluşuna gitmekten haklı
olarak vazgeçecektir. Bu durum ise yukarıda belirtildiği üzere ikinci ve üçüncü
basamak sağlık kurum ve kuruluşlarında hasta yığılması sebebiyle gerçekten
gereksinim duyanların da hak ettikleri hizmeti almalarının önünde engel
oluşturacaktır. Bu yönüyle de bilimsel ölçütlere aykırı olarak, genellikle
ilaçların fiyatlarından yola çıkılarak, pahalı olanların pratisyen hekimler
tarafından yazılmasının engellenmesi amacıyla düzenlenmiş olan Tebliğ hükümleri
hukuka, kamu yararına ve hizmet gerekleri ile ülkemiz gerçeklerine bütünüyle
aykırıdır.
Tebliğ ile getirilen, hekimler arasında
reçete yazma yetkisini kısıtlayan düzenlemeler kendi içinde de tutarsızdır.
Örneğin, pratisyen hekim ile iç hastalıkları uzmanı arasında reçeteye yazılacak
ilaçlar konusunda yaratılan farklılık iç hastalıkları dalında uzmanlık eğitimi
yapmakta olan lehine de aynen geçerlidir. Bir başka ifade ile pratisyen hekim
iken yazılamayan kimi ilaçlar uzmanlık eğitimine başlandığı gün yazılabilir
hale gelmektedir.
Ayrıca Tebliğ'de Aile Hekimleri tarafından
reçete edilebileceği belirtilen ilaçlar aile hekimliği uygulamasına geçilen
yerlerde Sağlık Bakanlığı tarafından Aile Hekimliği Sertifikası verilen
tabipler tarafından da yazılabilmektedir[14].
Aile Hekimliği 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun
uyarınca Düzce ilinde başlatılmış olup halen 10 ilde deneme uygulaması
yürütülmektedir. Aile hekimliği, aile hekimliği uzmanlarının yanı sıra Sağlık
Bakanlığı tarafından tanımlanan eğitimi
alan bütün hekimler tarafından yapılabilmekte; aile hekimliği sistemi sağlık
ocaklarının kapatılmasına yönelik olduğundan aile hekimliği eğitimleri asıl
olarak pratisyen hekimlere yönelik olarak verilmektedir. Ancak bu eğitim
hekimin bilimsel yönden ek bilgi yahut becerilerle donatıldığı bir eğitim
niteliği taşımamaktadır. Anılan eğitimin içeriğine ilişkin olarak ekte
sunduğumuz belgelerde de belirtildiği üzere bu eğitimler bütünüyle tıp eğitimi
dışı konularda verilen meslek için eğitim boyutundadır.
Özellikle pratisyen hekimlerin reçete yazma
yetkisine getirilen kısıtlamaların aslında bilimsel hiçbir temelinin
bulunmadığı, Tebliğin 12.1.1 maddesindeki bu düzenlemeler ile açıkça itiraf
edilmektedir. Çünkü pratisyen hekimin uzmanlık eğitimine başlaması veya birkaç
haftalık aile hekimliği sertifika
kursuna katılması anılan kısıtlamaların kaldırılması için yeterli
sayılabilmektedir!
E-Tebliğ kapsamındaki kişiler ilgili yasalarda olmayan
sınırlamalara maruz bırakılmışlardır
Dava konusu
Tebliğ, davalı Sosyal Güvenlik Kurumuna devredilen Emekli Sandığı iştirakçileri
ile yine devredilen Bağ-Kur ve SSK sigortalılarını kapsamaktadır.
5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile adı geçen kurumlar SGK'ya devredilmiş ise de
her kurumun hizmet verdiği kesime yönelik işlemlerini düzenleyen ilgili yasalar
yürürlüklerini sürdürmektedir. Bu çerçevede 5434 sayılı Yasa, 506 sayılı Yasa
ve 1479 sayılı Yasa halen yürürlükte olup iştirakçi ve sigortalılar bu
düzenlemelerdeki hak ve yükümlülüklere muhataptır.
Sosyal
Güvenlik Kurumu, yasal olarak kısıtlama getirilmeyen bir alanda Tebliğ ile
sınırlandırma yoluna gitmiş olması sebebiyle bu yöndeki hükümler yetki unsuru
yönünden sakattır.
Özellikle acil
hallerde başvurulan sağlık kurumlarındaki tedavi giderlerine ilişkin sınırlama
olmak üzere ilgili yasal düzenlemelerde bulunmayan sınırlamaların Tebliğ ile
getirilmiş olması temel haklar arasında bulunan sağlık hakkının hukuka aykırı
olarak da kısıtlanması niteliğindedir.
II- İPTALİ İSTENEN TEBLİĞ HÜKÜMLERİ VE HUKUKA
AYKIRILIK NEDENLERİ
A- Reçete ve Faturalara teşhisin yazılması zorunluluğu
getirilerek hastaların mahremiyet hakkı ihlal edilmektedir.
Tebliğ'in "Reçete
ile ilaç kullanım raporu ve ilaç yazım ilkeleri" başlıklı 12.
maddesinin "Ayaktan tedavilerde reçetelerin düzenlenmesi" başlıklı 12.1.1
numaralı alt maddesinin ikinci fıkrasındaki "Düzenlenen
reçetelerde mutlaka teşhis yer alacaktır. Teşhislerde kısaltma
yapılmayacaktır." beşinci fıkrasında da "Teşhisi
yazılmayan, ... reçeteler eczaneler tarafından kabul edilmeyecektir." hükümlerine
yer verilmiştir.
Hasta Hakları
Yönetmeliğinin, "İlkeler" başlıklı 5. maddesinin (f) bendinde[15]
hastanın yaşamına ilişkin olarak gizliliğe hürmet edilmesi ana ilkeler arasında
sayılmıştır. Aynı Yönetmeliğin 21. maddesinde mahremiyete saygı gösterilmesi
hususunda çok açık ve ayrıntılı düzenleme yapılmıştır[16].Maddenin
(b) bendinde açıkça muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan
teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında
gerçekleştirilmesi gereği belirtilmiş; mahremiyete verilen önem sebebiyle
eğitim hastanelerindeki asistanların teşhis yahut tedavi sırasında hastanın
yanında bulunması hususunda hastadan ayrıca izin alınması zorunluluğu
getirilmiştir. Hastanın tıbbi bilgilerinin gizli tutulması hususunda yine
Yönetmelik'te ayrıca hüküm getirilmiştir.[17]
Sağlık hizmet sunumu sebebiyle öğrenilmiş olan bilgilerin açıklanabileceği
hususu (istisna) da Yönetmelik'te "kanun ile belirtilmiş" haller olarak
saptanmıştır.
Sevk
kağıtlarına, reçetelere, faturalara teşhisin yazılması sonucu, sağlık personeli
dışından bir çok kişi hastanın hastalığını öğrenecektir. Hastanın tedavi
giderinin sosyal güvenlik kuruluşu tarafından karşılanması, hastalığın tedavisi
süreci ile ilgisiz kişilerin hastanın durumuyla ilgili bilgileri öğrenme
hakkını vermez. Bir başka ifadeyle hastanın tedavisi sürecinde görev almayan ya
da teşhis ile tedavi arasındaki bağı değerlendirerek gerekli denetimi
yapacaklar dışındakilerin kişinin hastalığı ile ilgili olarak bilgi sahibi
olmaları -halk sağlığı alanındaki istisnaları dışında- ancak hastanın rızasıyla
mümkündür. Hasta hakları içinde önemli bir yer tutan mahremiyet ve hasta
sırrının korunması ilkeleri reçetelere teşhisin açıkça yazılması ile önemli
ölçüde ihlal edilmektedir.
Kimi zaman
öyle hastalıklar ortaya çıkar ki bunların işveren, âmir, eczanedeki kalfa,
reçeteyi kaydeden memur, vs. tarafından bilinmesi hastayı sosyal olarak
rahatsız eden kişilik haklarına saldırı olarak kabul edilebilecek bir durumdur:
Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ile
psikiyatrik rahatsızlıklar bu ihlalin tipik örnekleridir. Birçok ülkede sadece sağlık kuruluşunda ve
hastanın sadece ve sadece kendisinde kalacak belgelerde hastanın hastalığı ile
ilgili ayırt edici bilgilere yer verilmekte, bunun dışında geri ödeme ya da
ilaçla ilgili birimlere gönderilecek nüshalarda bu bilgilere yer
verilmemektedir.
Salgın
hastalıklar ve kimi önemli hastalıkların ihbarı zaten kanun gereğince
zorunludur ve anılan hastalıkların tespiti halinde belli bir prosedür içinde
ilgili sağlık otoritesine durum bildirilir. Bu tür istisnalar dışında kişinin
hastalığının herhangi bir yere ya da kurumuna bildirilmesini gerekli kılan
yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Hasta Hakları Yönetmeliğinde hasta
sırrının açıklanabilmesi için yasal düzenleme gereğine işaret edilmiş olmakla
tebliğ düzeyindeki bir düzenleme ile hasta (ve kişilik) haklarını daraltan bir
düzenleme yapılmasının hukuksal dayanağı bulunmamaktadır.
Hastalara
yapılan tedavilerin bedelini ödeyen kurumlar tarafından yapılacak denetim ile
ilgili olarak, işin uzmanlarının anlayabileceği biçimde kodlama sistemi
uygulanabilir. Çağdaş dünyada bu iş için geliştirilmiş ICD-10 kodlama sistemi
mevcuttur. Böylesine bir uygulamaya gidilmesi yerine reçetelere tam ve açık
teşhisin yazılmasının zorunlu tutulması kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
Tebliğ'in 12.1.1
numaralı alt maddesinin ikinci fıkrasındaki "Düzenlenen
reçetelerde mutlaka teşhis yer alacaktır. Teşhislerde kısaltma
yapılmayacaktır." cümleleri ve beşinci fıkrasındaki "Teşhisi yazılmayan..." ibaresi ile hekimlere getirilen zorunluluk hasta
hakları ile ilgili evrensel kurallara ve Hasta Hakları Yönetmeliğinin 21 ve 23.
maddelerine açıkça aykırıdır.
B-Sevk zinciri ortadan kaldırılarak, basamaklandırılmış
sağlık hizmeti sunumuna ilişkin düzenlemeler ve bu düzenlemeler ile korunan
hasta hakları ihlal edilmiştir.
Çağdaş
ülkelerde olduğu gibi ülkemiz mevzuatında da sağlık hizmetinin sunulmasında
koruyucu sağlık hizmetlerine özel önem verilmesi ve basamaklandırılmış sağlık
hizmeti sunumu sistemi benimsenmiştir.
Sağlık
hizmetleri, birinci basamak olan sağlık ocaklarından başlanarak hastaneler ve
eğitim ve araştırma hastaneleri olmak üzere üç ana basamak şeklinde
düzenlenmiştir. Kişinin hastalandığında öncelikle birinci basamak sağlık
kuruluşuna başvurması, hekimin gerekli görmesi halinde ikinci ve üçüncü basamak
sağlık kurumlarına gidilebilmesi suretiyle sağlık hizmetlerinin maliyetinin
artışı engellendiği gibi her basamakta gereken şekilde hasta takip ve
tedavisinin yapılması olanağı da ortaya konulabilmektedir. Bir başka ifadeyle
birinci basamakta çözülebilecek sorunların bu basamak atlanarak ikinci ve
üçüncü basamak sağlık kurumlarına gitmesi durumunda anılan kurumların
uzmanlaşmış hizmetine asıl ihtiyaç duyanların hizmete erişimi ve buralardan
nitelikli sağlık hizmeti almaları zorlaşmaktadır.
224
sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanunun 12. maddesinde[18]
hastanelerin ayakta ya da yatırarak tedavi edeceği hastaların asıl olarak
sağlık ocakları tarafından sevk edilen hastalar olacağı belirtilmiş, 13. maddesinde[19] de
acil vakalar dışında sağlık hizmeti sunumunda ilk başvuru yerinin sağlık ocağı
olması gerektiği hususu düzenlenmiştir.
Hukuksal
olarak 224 sayılı Yasa'da düzenlenen ve hizmet gerekleri ile kamu yararına da
uygun olan basamaklandırılmış sağlık hizmeti yaklaşımı dava konusu Tebliğ ile tümüyle
yürürlükten kaldırılmaktadır.
Tebliğin
kısa uygulama zamanında bu açıdan ortaya çıkan sonuçları da -neyazık ki-
savımızı desteklemektedir. Zira; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesinin Tebliğin uygulamaya girmesinden önceki hafta ve uygulandığı ilk haftanın karşılaştırılmasında hasta
yoğunluğunun yaklaşık %50 oranında artmasına karşın bunun parasal karşılığının
düştüğü görülmektedir! (Ek 7). Diğer üçüncü basamak sağlık kuruluşları ile
yapılan görüşmelerde durumun farklı olmadığı; kimi fakülte hastanelerinin
hizmet standardını düşürmemek için günlük poliklinik sayısına sınırlama
getirdiği ancak tahsil edilen ücretin düşüşü hususunda sorunun ortak olduğu
anlaşılmaktadır. Takdir edileceği üzere, üçüncü basamak sağlık kurumları
niteliği gereği hastalara ileri sağlık hizmeti sunmak üzere yapılandırılmış
kurumlardır. Bu niteliklerinin doğal sonucu olarak karşılaştıkları hastalara
uygulanan tetkik ve tahlillerin nicelik ve nitelikleri gereği yüksek maliyetli
hizmet sunmaktadırlar. Basamaklandırılmış sağlık hizmetinin ortadan
kaldırılmasıyla bir yandan üçüncü basamak sağlık kurumuna erişim güçleşmiş, öte
yandan SGK tarafından yapılan ödemenin azaltılmış olması sebebiyle maliyetlerin
karşılanmasında ciddi güçlükle karşılaşılmaya başlanmıştır.
Bu
gerekçelerle hukuka, üst hukuk normlarına, kamu yararı ile hizmet gereklerine
aykırı olarak sevk zincirini ortadan kaldıran dava konusu Tebliğ'in 3.2.maddesinin
"Kurum sağlık yardımlarından
yararlandırılan kişiler, Kurum ile sözleşmesi bulunan birinci, ikinci ve üçüncü
basamak sağlık kurum ve kuruluşlarına doğrudan veya sevk edilmek suretiyle
müracaat edebilirler." şeklindeki birinci fıkrasındaki "...doğrudan veya..." ibaresinin ikinci ve
üçüncü basamak sağlık kurum ve kuruluşları bakımından iptalini talep ediyoruz.
C- Sağlık Kurum ve
kuruluşlarının, bazı hizmetleri dışarıdan satın almak suretiyle hastalara
sunmalarına olanak sağlanması hukuka aykırı olduğu gibi hastaların nitelikli
sağlık hizmeti alma hakkını da engelleyici boyutadır
C1- Sağlık kurum ve kuruluşlarında sağlık
hizmet satın alınması
Dava konusu
Tebliğ'in 3.2 maddesinin 10. fıkrasına göre "Sözleşmeli
sağlık kurum ve kuruluşları, bünyelerinde yapılamayan tetkik ve tahlilleri
hizmet alınması yoluyla başka sağlık kurum veya kuruluşlarından alabilirler."
Aynı Tebliğin 24. maddesinin 6. fıkrasına göre de "Sözleşmeli sağlık kurum ve kuruluşları, bünyesinde yapılamayan tetkik
ve tahlillerini, hizmet alınması yoluyla başka sağlık kurum veya
kuruluşlarından alabilir. Kurum ile sözleşmeli sağlık kurum ve kuruluşları,
laboratuar hizmeti almaları durumunda, hastayı hastane dışına numune almak için
gönderemez veya alınan numunenin transferini veya sonucunu hasta veya yakını
aracılığı ile isteyemez. Radyoloji hizmetinin alınması durumunda sağlık kurumu
bünyesinde bulunmayan görüntüleme hizmetleri için hasta transferi sağlık kurumu
tarafından yapılmak zorundadır."
Davalı İdare
tarafından çıkartılan bu Tebliğ ile sağlık hizmet sunucularının bünyelerinde
tetkik ve tahlil birimleri kurmak yerine hastalıkların teşhis ve tedavisinde
zorunlu olarak kullanılan bu hizmetleri dışarıdan satın almalarının önü
açılmıştır. Hizmetin dışsallaştırılmasının, kârlılık bakımından getireceği
avantajlar sebebiyle, özellikle özel sağlık kurum ve kuruluşlarının bu yönde
bir eğilim içinde olacağını öngörmek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Ancak
hemen şunu belirtmek gerekir ki bu hizmetlerin dışsallaştırılması, hizmetin
niteliğini büyük ölçüde etkileyecek boyuttadır ve bu durum hastaların nitelikli
sağlık hizmeti almalarını ciddi ölçüde engeller. Laboratuar branşlarının sağlık
kuruluşunun bünyesinde olmaması halinde, en azından, teşhis süresi
uzayacağından verilecek tedavi de gecikecektir.
Örneğin çok
basit bir cerrahi girişimde bile hastanın akciğer grafisinin çekilmesi,
karaciğer ve böbrek fonksiyonlarına bakılması, HIV ve hepatit taramasının
yapılması ve çok kısa bir süre içinde sonuçlandırılması; sonuca da çok kısa bir
süre içinde erişilebilmesi gereklidir.
Laboratuar
hizmetinin dışarıdan satın alınması halinde tetkik ve tahlil sonucuna erişim
süresinin uzayacağı tartışmasızdır. Ayrıca kimi zaman yapılacak tetkik için
hastadan alınan kan örneği bozulabilmekte, yeni bir numunenin alınması
gerekebilmektedir. Hastanın aynı çatı altında bulunmaması halinde tetkik
yapacak olan kişilerin yeni bir kan örneğine ulaşması zaman alacaktır. Hastanın
tıbbi görüntüleme için başka bir yere sevki de zaman kaybına neden olmasının
yanı sıra hastaya eza verecek, mümkün olduğunca hareket ettirilmemesi gereken
vakalarda kötü sonuçların doğmasına yol açabilecektir. Her ne kadar Tebliğin
24. maddesinde "...hasta transferi sağlık
kurumu tarafından yapılmak zorundadır" hükmü mevcut ise de bu hizmet hastanın
çekeceği ek külfeti önleyen ya da azaltan bir şey değildir. Bu nedenlerle biyokimya, mikrobiyoloji ve
radyoloji laboratuarlarının hizmetine gereksinim duyulan bir sağlık hizmeti
sunan sağlık kurum ve kuruluşları bu birimleri bünyelerinde bulundurmalıdırlar.
Özel sağlık
kurum ve kuruluşları klinikleri, laboratuarlarıyla ve diğer yardımcı birimleri
ile bir bütündür. Bu hizmetlerin bir kısmının dahi dışarıdan satın alınması
halinde, muayene - tetkik - acil müdahale - ameliyat - yoğun bakım - tedavi
zincirinin tetkik halkası koparılacaktır. Bu durum ise Tebliğin düzenleniş amacına
ve hasta haklarına aykırıdır. Böyle bir uygulama ile sonuçta, sağlık hizmetinin
verimliliği ve etkinliği azalacak; tıbbi
müdahalede dakikaların önemli olduğu acil vakalarda hastanın kaybedilmesine
kadar varabilecek kötü sonuçlar kaçınılmaz olacaktır.
Ayrıca tetkik ve tahlil hizmeti
sadece ilgili materyal ile sınırlı bir hizmet olmayıp kimi zaman ilgili
laboratuar uzmanının konsültasyon hizmetini gerektirir. Zira, laboratuar
uzmanının ölçüm sonrası elde edilen sonuçları yorumlaması ve tedaviyi gerçekleştiren
hekimle bu sonuçları tartışarak gerektiğinde tanı ve tedavinin
gerçekleştirilmesine yönelik ek test önerebilmesi aşaması hizmetin
dışsallaştırılması sebebiyle mümkün olamayacaktır.
Örneğin 30 yaşında günde 5-6 km. koşma alışkanlığı olan
bir hastanın aniden başlayan ve birkaç dakika süren göğüs ağrısı ile özel bir
hastaneye başvurması durumunda ilk akla gelen olasılık kalp krizi olacaktır. Bu
tanının kesinleştirilmesi amacıyla CK, CK-MB, troponin gibi tanısal duyarlılığı
yüksek olan tetkiklerin yapılması gerekecektir. Sözü edilen bu tetkiklerin
kanda yüksek değerlere ulaşması ise kriz geçirildikten en az üç saat sonra
olmaktadır. Hastanın doktora ağrının başlamasından sonra 2 saat içinde
başvurduğu düşünüldüğünde, alınan ilk kan örneğinde tetkiklere ilişkin sonuçlar
normal çıkabilecektir. Bu durum ise yanlış tedaviye yol açacaktır. Ancak bir
laboratuar uzmanının hastadan 6 saat sonra yeni bir örnek alınmasını önermesi
halinde tanı atlanmamış olacaktır. Bu
durumda hasta eve gönderilmeyip gözlem altında tutulacak ve zarar görmesi
engellenecektir. Aynı şekilde ancak bir laboratuar uzmanının yönlendirmesi ile
hastanın spor yapma sıklığı sorgulanıp her gün uzun mesafe koştuğu ortaya
çıktığında kas aktivitesinden etkilenmeyen troponin tetkiki istenerek ya da 24
saat aktivitesiz bir süreç geçirildikten sonra tüm tetkikler tekrarlanarak
doğru sonuçların elde edilmesi mümkün olacaktır. Bu örnekleri çoğaltmak
mümkündür.
Bütün bunlardan başka, tetkik
ve tahlil yapan uzman hekimi ilgilendiren yalnızca test edilecek materyal
değil, aynı zamanda hastanın kendisidir. Bu durumun gereği olarak hastaya ait
birçok özelliğin laboratuar uzmanı hekim tarafından bilinmesi ve kontrol
edilmesi, testlerden güvenilir sonuç alınabilmesinin temel koşuludur. Test
sonuçlarını etkileyen hastaya ait faktörler olan diyet, alkol-sigara, ilaç
kullanımı, açlık-tokluk durumu, örnek alma saati, örnek alınırken hastanın
oturur-yatar pozisyonda olması, egzersiz gibi birçok biyolojik değişken ve
etkileşim ile örnek alma şekli gibi tıbbi işlemlerin kontrol altında tutulması
ancak klinik biyokimya laboratuarının hastane içinde bulundurulması ile
sağlanabilecektir.
Örneğin kalp yetmezliği
tedavisinde kullanılan Digoksin ilacının dozajının belirlenmesi amacıyla
yapılacak ölçüm için doğru zamanda örnek alınması gerekmektedir. Digoksin ilacı için ilaç alımından 8-12 saat
sonra önek alınmalıdır. Ancak numunenin yanlış zamanda alınması nedeniyle
yapılan analiz hatalı sonuçlar verecek, ilaç dozajı yanlış olarak belirlenecektir.
Analiz öncesi (preanalitik) dönemde oluşan bu hata nedeniyle hasta için etkin
olmayan veya ölümcül olabilecek toksik bir etkinin ortaya çıkmasına neden
olunabilecektir.
C2-Resmi sağlık kurum ve kuruluşlarında sağlık hizmet satın alınması
Yukarıda yapılan
değerlendirmeler resmi ya da özel bütün sağlık kurum ve kuruluşları bakımından
geçerli olmakla birlikte resmi sağlık kurum ve kuruluşları bakımından sağlık
hizmetlerinin dışsallaştırılmasında bunlara ek hukuka aykırılıklar da
bulunmaktadır.
Zira, resmi
sağlık kurum ve kuruluşlarının, kamu hizmeti olduğunda kuşku bulunmayan sağlık
hizmetlerini Anayasa gereği memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle gördürmeleri
zorunlu olan sağlık hizmetlerini dışarıdan satın almak suretiyle sunmaları hukuka
aykırıdır. Ayrıca, sağlık hizmetinin satın alınmak suretiyle sunulması, sağlık
çalışanlarını kamu görevlisi olmaktan kaynaklanan haklarından yoksun olarak
çalışmaya zorlamaktadır. İhale süresiyle sınırlı hizmet sunulması ise sağlık
hizmeti sunumunun sürekliliği ilkesini ihlal etmektedir.
Nitekim bu
gerekçelerle Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi tarafından, Sağlık Bakanlığınca
hazırlanıp 05.05.2004 gün ve 25453 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
konulan "Sağlık ve Yardımcı Sağlık Personeli Tarafından Yerine Getirilmesi
Gereken Hizmetlerin Satın Alma Yoluyla Gördürülmesine İlişkin Esas ve Usuller"
isimli düzenleyici işlemin, bu işleme dayalı olarak hazırlanan "2004
yılı (4 aylık) Psikiyatri Uzmanı, Onkoloji Uzmanı, Çocuk Psikiyatri Uzmanı,
Alerji Hastalıkları Uzmanı Hizmetleri Satın Alma İşi Teknik Şartnamesinin" ve
bu şartname ile Denizli Devlet Hastanesinde 7 adet Hekim ve 5 adet diğer sağlık
personeli hizmetinin satın alma yolu ile gördürülmesine ilişkin yapılacak olan
ihale işleminin yürütülmesinin durdurulması ve iptali Danıştay 5. Dairesi'nde
2004/4439 sayılı dava ile istenmiştir.
Bu istem ile
birlikte, sağlık hizmetlerinin satın
alınması yoluyla gördürülmesine olanak tanıyan, 4924 sayılı Kanun'un 11.
maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36. maddesinin "III-
Sağlık Hizmetleri Ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri Sınıfı" başlıklı bendine
eklenen"Bu sınıfa dahil personel
tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetler, lüzumu halinde bedeli döner
sermaye gelirlerinden ödenmek kaydıyla, Bakanlıkça tespit edilecek esas ve
usullere göre hizmet satın alınması yoluyla gördürülebilir."hukuk devleti ilkesine', 10.maddesindeki
‘eşitlik ilkesine', 128. maddesindeki
‘kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve
sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür, Memurların
ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla
düzenlenir.' ilkesine aykırı olduğu
belirtilerek düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesi
de talep edilmiştir.
hükmünün, Anayasanın 2. maddesindeki ‘
Danıştay 5.
Dairesi 2004/4439 sayılı kararı ile 22.11.2004 tarihinde sözü edilen hükmün
iptali için yürürlüğün durdurulması istemli olarak Anayasa Mahkemesine
başvurulmasına, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davanın
esasının geri bırakılmasına karar vermiş; Anayasa Mahkemesi'nce verilecek karar
üzerine yeniden bir karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulması isteminin
de kabulüne karar vermiştir.
Bu karar ile
özetle, Denizli Devlet Hastanesinin özel kişi veya kuruluşlardan tıbbi hizmet
satın alması önlenmiş; Sağlık Bakanlığı tarafından çıkartılan Sağlık ve
Yardımcı Sağlık Personeli Tarafından Yerine Getirilmesi Gereken Hizmetlerin
Satın Alma Yoluyla Gördürülmesine İlişkin Esas ve Usuller düzenlemesinin
yürürlüğü durdurulmuş ve bu işlemlerin dayanağı yasa hükmünün iptali için dosya
Anayasa Mahkemesine gönderilmiştir.
Denizli Devlet
hastanesi dışındaki bazı sağlık kurum ve kuruluşlarında da sağlık hizmetlerinin
satın alınması yolu ile gördürülmesine ilişkin ihale işlemleri yapılmış ise de,
bu işlemlerin yürütmesi de yargı kararları ile durdurulmuştur. [20]
Bilindiği gibi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 138. maddesinin son fıkrası uyarınca ; "Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların
yerine getirilmesini geciktiremez." Anayasal olarak getirilmiş bu kural
davalı İdare'yi de bağlamakta olup Danıştay kararları ile hukuka aykırılığı
saptanmış olan uygulama ve düzenlemelerin Tebliğ ile yeniden hayata geçirilmesi
Anayasa'nın 138. maddesinin açıkça ihlali niteliğindedir.
C3-Ortak değerlendirme
Kısaca vurgulamak gerekirse,
Tebliğin 3.2 maddesi ve 24. maddesindeki hükümlerle hastalığın teşhisine
yönelik olarak yapılacak işlemler bütünüyle mekanik, hasta - hekim ilişkisi
kurulmasına gerek olmayan; sadece ilgili parçaların (kimi zaman bütünüyle
hastanın) bir yere gönderilmesiyle onlar üzerinde gerekli inceleme yapılıp
sonucu tedaviyi yapacak uzmana gönderilen işlemler olarak
değerlendirilmektedir. Böyle bir değerlendirme yukarıda açıkladığımız
gerekçelerle tıbbi hizmetin nitelikli sunumuna aykırı olduğu gibi kimi zaman
ortaya çıkacak sonuçların güvenilirliğine de etki edecek boyuttadır. Ayrıca,
sağlık hizmeti sunumunun dışarıdan satın alınarak sunulmasına yönelik bu
düzenleme resmi sağlık kurum ve kuruluşları bakımından kamu hizmetlerinin kamu
görevlileri eliyle gördürülmesi gereğine ve yargı kararlarının bağlayıcılığı
ilkesine de açıkça aykırıdır.
Bu sebeplerle Tebliğin 3.2
maddesinin 10. fıkrasındaki "Sözleşmeli
sağlık kurum ve kuruluşları, bünyelerinde yapılamayan tetkik ve tahlilleri
hizmet alınması yoluyla başka sağlık kurum veya kuruluşlarından alabilirler."
cümlesi ile 24. maddesinin 6. fıkrasının iptaline karar verilmesini talep
ediyoruz.
D-Reçete edilebilecek ilaçların sayısı ve dozunun hastalığın
gerektirdiği miktarlar gözetilmeden sınırlandırılması, sağlık hizmeti alma hakkını ihlal ettiği gibi
Danıştay kararına da aykırıdır
Dava konusu
Tebliğin 12.2 maddesine göre "Ayaktan
yapılan tedavilerde, 12.3 üncü maddede belirtilen durumlar
dışında, bir reçetede en fazla dört kalem ilaç ve her kalem ilaçtan bir kutunun
(ilaçların parenteral ve topikal formları ile 12.5 inci maddede
belirtilen durumlar hariç) bedeli ödenir."
2005 yılı
Tedavi Yardımı konulu Bütçe Uygulama Talimatında reçete edilebilecek doz
miktarı 10 günlük doz olarak saptanmıştı. 2006 yılı Tebliğinde tedavi dozu 7
gün olarak sınırlandırılmıştır. Söz konusu 7 günlük sınırlama hükmünün
yürütmesi Türk Tabipleri Birliği'nin açtığı dava sonucunda Danıştay 5.
Dairesinin 2006/4054 E. sayılı ve 8.11.2006 tarihli kararıyla durdurulmuştur.
Bu karar üzerine Maliye Bakanlığı 25.1.2007 tarih ve 1117 sayılı Genelge yayımlayarak
kuralı dört kalem ilaç ve her kalemden tek kutu biçimine dönüştürmüş; sınırlı
sayıda antibiyotik için 10 günlük tedaviye uygun reçete düzenlenebileceğini
kabul etmiştir. Dava konusu Tebliğ'de de bu düzenleme aynen tekrar edilmiştir.
Dava konusu
Tebliğin 12.2 maddesinin ikinci fıkrasına göre de "Tetrasiklinler (doksisiklin ve tetrasiklin), amfenikoller
(kloramfenikol ve tiamfenikol), ampisilin (kombine preparatlar hariç),
amoksisilin (kombine preparatlar hariç), fenoksimetilpenisilin, eritromisin,
klindamisin, sülfonamid ve trimetoprim kombinasyonlarını içeren klasik
antibiyotikler 10 güne kadar tedaviyi sağlayacak miktarda
reçete edildiği taktirde bedelleri ödenecektir."
Bu düzenlemeye
göre sadece hükümde belirtilen antibiyotikler 10 güne kadar tedaviyi
karşılayacak şekilde reçete edilebilecek; diğer antibiyotik çeşitlerinin reçete
edilmesinde tek kutu kuralı geçerli
olacak; tek kutu ile 10 günlük tedaviyi karşılamak ise çoğunlukla mümkün
bulunmayacaktır. Ayrıca, maddede belirtilen antibiyotik grupları mevcut
antibiyotikler arasında çok küçük bir grubu oluşturmaktadır ve bu grup ile
birçok hastalığın tedavisi mümkün değildir.
Hemen
belirtelim ki, antibiyotik kullanımı diğer bazı ilaçlardan farklı bir niteliğe sahiptir. Antibiyotiğin kısa
süreli kullanımda etkili olduğu hastalık sayısı çok azdır. Genel olarak 10
günlük doz kullanılması gereklidir. Toplumda sık ve yaygın olarak görülen
hastalıklardan bademcik iltihabı, ortakulak iltihabı veya idrar yolu
enfeksiyonu, vb. hastalıklar 10 günlük antibiyotik kullanımı ile tedavi edilir;
sinüzit hastalığının tedavisi ise 14 gün antibiyotik kullanılarak tedavi
edilir. Antibiyotiğin, kullanılması
gereken minimum süreden önce bırakılması durumunda sadece bireyin hastalığının
iyileşmemesi değil aynı zamanda hastalığa sebep olan bakterilerin ilaca karşı
dirençlerinin gelişmesiyle hastanın sonraki tedavisi de güçleşir ve
pahalılaşır. Bu nedenle fıkrada mevcut antibiyotik grupları ile ya da
sadece tek kutu antibiyotik ile hastalıkların tedavisini sağlamaya çalışmak biçiminde
hekime getirilen sınırlamanın hiçbir bilimsel temeli bulunmamaktadır.
Söz konusu
kural öncelikle 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair
Kanun'un 1 ve 8. maddeleri ile Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün 1 ve 6. maddelerine
aykırıdır. Zira söz konusu hukuksal düzenlemeler uyarınca hekimin hastalıkları
tıp biliminin kurallarına uygun olarak mesleki bilgisi ve vicdani kanaatine
göre teşhis ve tedavi etme hak ve yetkisi bulunmaktadır. Bu yetkinin
kullanılmasında hekimin sınırı mesleki bilgisi, vicdani kanaati ve tıp
biliminin sınırlarıdır. Bunun dışında bir sınır getirilmeye çalışılması;
hastalığın niteliğinden bağımsız olarak ayakta tedaviyi dört kalem ilaç ve her
kalem ilaçtan ancak bir kutu ile sınırlandırmak akla ve mantığa aykırı olduğu
gibi hastanın tedavi olma hakkına da aykırıdır.
Ayrıca, bu konuda Danıştay 5. Dairesinin 2006/4054 E.
sayılı ve 8.11.2006 tarihli kararında da açık hüküm bulunmakta olup söz konusu
karardaki saptamalara aykırı biçimde düzenleme yapmakta ısrar etmek hukuka
bağlı idare ilkesine aykırıdır.
Bu nedenlerle dava
konusu Tebliğin 12.2 maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının iptaline karar
verilmesini talep ediyoruz.
E-Bazı ilaç gruplarının, reçetelenmesine
yönelik olarak hastalar ve hekimler yönünden getirilen sınırlamalar bilimsel
gerekliliklere, hukuksal normlara
aykırıdır.
Dava konusu
Tebliğin "Sistemik Antimikrobik ve Diğer İlaçların Reçeteleme Kuralları" başlıklı
(EK-2/A) listesinde yer alan ve yanında
UH-P kaydı bulunan ilaçlar "ayaktan
tedavide uzman hekimlerce veya ilaç kullanım raporuna bağlı olarak pratisyen
hekimler dahil tüm hekimlerce, yatarak tedavide ise tüm hekimlerce reçete
edilebilir."
Bütün
ilaçların akılcı kullanımının sağlanmasının bir gereklilik olduğunda kuşku
bulunmamaktadır. Ancak akılcı kullanımın, kimi ilaçların -hiçbir bilimsel
temele dayanmaksızın- pratisyen hekimler dışındaki bütün uzmanlar tarafından
reçete edilebileceği yönündeki düzenleme ile sağlanması söz konusu değildir.
Söz konusu
listede yanında UH-P kaydı bulunan ilaçlar
ilgili dal ayrımı yapılmaksızın bütün uzman hekimler tarafından ve hatta,
Tebliğin 12.1.1 maddesindeki düzenleme uyarınca, uzmanlık eğitimine başlayan
pratisyen hekim ile aile hekimliği yapan pratisyen hekim tarafından reçete
edilebilirken pratisyen hekimlerin söz konusu ilaçları tedavide kullanamamaları
kabul edilemez.
Ayrıca listede
belirtilen ilaçlardan pratisyen hekimlere doğrudan reçete etme izni verilmeyen
örneğin, 22 sıra numarasında belirtilen Sefuroksim (Parenteral) ve 69 sıra
numarasında belirtilen Nafsilin etken maddeli antibiyotikler pratisyen hekimler
tarafından da tedavisi yapılan birçok hastalıkta sıklıkla kullanılan yaygın
antibiyotikler arasındadır. Bu antibiyotiklerin hiçbir ayrım yapılmaksızın
bütün uzmanlar tarafından reçete edilebilmesine karşın, pratisyen hekimler
tarafından reçete edilememesinin hiçbir bilimsel temeli bulunmamaktadır.
Yukarıdan
beri belirtildiği üzere aile hekimlerinin yazabildiği ilaçların aile hekimliği
yapan bütün hekimler tarafından yazılabilmesi ve aile hekimliği yapmanın
pratisyen hekimliğin üzerine herhangi bir ek tıbbi bilimsel bilgi ile donanmayı
gerektirmediği gerçeği karşısında UH-P kısaltmalarının bulunduğu ilaçların
pratisyen hekimler tarafından yazılamamasının hiçbir açıklaması
bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle,
tıbbi olarak hastalıklara tanı koyma ve tedavi etme yetkisine sahip olan ve
birinci basamak sağlık kuruluşlarında ülke çapında yaygın olarak hastalarla
karşı karşıya gelen pratisyen hekimler ile diğer hekimler arasında bilimsel
temeli olmayan ayrım yaparak pratisyen hekimlerin söz konusu ilaçları doğrudan
reçete etmesini önleyen Tebliğin (2/A)
numaralı ekindeki UH-P kısaltmasının eksik düzenleme nedeniyle iptali gereklidir.
F-Reçetesiz ilaç temini hasta haklarına
aykırıdır
Dava
konusu Tebliğ'in Hasta katılım payından muaf ilaçlar başlıklı 12.3 maddesinde bazı
durumlarda uzun süreli ilaç kullanım raporunun mevcudiyeti halinde ilaçların
reçete edilmesine gerek olmaksızın eczane tarafından doğrudan hastaya
verilmesine imkan sağlanmıştır:
"Tebliğ eki EK-2 listesinde yer alan tüberküloz, kalp
yetmezliği, koroner arter hastalığı, disritmiler, arteriyel hipertansiyon,
kardiyomiyopati, solunum sistemi hastalıkları, diabetes mellitus, kronik
nörolojik hastalıklar ve glokom tedavisinde kullanılan ilaçlar, etken madde
adının belirtildiği ilaç kullanım raporuna dayanılarak, özel hükümler saklı
kalmak kaydıyla herhangi bir hekim tarafından reçete edilmesi ve eczane
tarafından reçete bilgilerinin (reçetenin tarihi, protokol no, ilaç adı, dozu
ve kullanım miktarı) rapor arkasına işlenmesi halinde, işlenen reçetede
belirtilen etken madde dozu ve günlük kullanım dozu esas alınarak rapor süresi
boyunca tekrar reçete edilmesine gerek olmaksızın, en fazla üçer aylık miktarda
sözleşmeli eczanelerden temin edilebilir. Etken maddenin miktarı ve/veya
kullanım dozu değişikliği gereken hallerde yeniden reçete düzenlenecektir.
Eczaneler, reçete olmaksızın vermiş oldukları ilaçların veriliş tarihini, adını
ve miktarını rapor arkasına işleyeceklerdir. Ayrıca rapor arkasına, hastanın
ilaçları aldığına dair imzasının alınması ve eczane kaşesinin basılması
zorunludur. Bu işlem müracaat edilen her eczane tarafından, rapor süresince,
her ilaç verilişinde tekrarlanacaktır. Raporun ön ve arka yüz fotokopisi
reçetenin bilgisayar çıktısına eklenecektir."
Öncelikle
hastanın kullandığı ilaçların bitiminde yeniden reçete yazılabilmesi için
muayene edilmesi, gerektiğinde tetkik ve tahliller istenerek sonucuna göre
tedavi planlaması yapılması hiçbir koşulda baştan gereksiz olarak nitelenemez.
Düzenleme
ile hastaların ilaca erişimlerinin kolaylaştırıldığı açık olmakla birlikte
böylesi bir durumun hastaların iyiliğine olduğunun söylenmesi her zaman doğru
değildir. Zira dozu ayarlanmış zehir olarak da tanımlanan ilaç, bireylerin
tercihi ile kullanılıp kullanılmamasına karar verilebilecek bir tedavi aracı
değildir. Kronik hastalıklarda uzun süre, kimi zaman ömür boyu, ilaç
kullanılmasının gerektiği bir gerçekliktir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken
nokta her zaman aynı ilaçların aynı dozda ömür boyu kullanılmasının pek nadir
bir durum olduğudur. Emekli Sandığı tarafından Kurum kayıtlarına dayalı yapılan
bir araştırmaya göre, uzun süreli ilaç kullanması gerektiği raporla saptanmış
olan yaklaşık 650 bin emeklinin yaklaşık 470 bininde son iki yılda aynı ilacın
tekrarlandığı görülmektedir. Bir başka açıdan bakıldığında 130 bin hastanın
sürekli ilaç kullanacağına ilişkin Sağlık Kurulu raporu olmasına karşın
ilaçlarında değişiklikler yapılmıştır. Bu 130.000 hasta, kendilerine sağlanan
‘kolaylık' sebebiyle hekime başvurmaktan kaçınmak suretiyle ilaçlarının
değiştirilmesinin önüne geçecek, hekim ile karşılaşsa idi tedavisi
farklılaşacak iken muhtemeldir ki ‘kolaylıktan' yararlandığı için aynı tedavi
ile devam edecektir.
Kronik
hastalıklarda aynı ilacın aynı dozda ömür boyu kullanımının yaratacağı riskler
mevcuttur. Basit bir ağrı kesicinin dahi uzun süreli kullanımında yaratacağı
sağlık riskleri mevcuttur. Hastanın başlangıç aşamasında fark edemeyeceği bu
riskler düzenli kontrollerde hekimin muayenesi, gerektiğinde yapılacak tetkik
ve tahliller sonucunda anlaşılabilir. Dava konusu düzenleme ile hastanın hekime
başvurmasının önünde engel olmadığı açık olmakla birlikte ülkemizdeki genel
alışkanlık ve yaklaşımlar gözönünde bulundurulduğunda hastanın hekime erişmek
yerine eczacıya ulaşıp ilacını almayı, ancak hastalığın seyri ağırlaştığında
hekime başvurmayı yeğleyeceğinin söylenmesi yanlış olmasa gerektir. Hastanın mevcut hastalığı ya da bu hastalığı
sebebiyle uzun süreli kullandığı ilaçlara bağlı olarak gelişen bir başka
hastalığının ileri aşamalarında tedavinin olumlu sonuçlanması şansı gittikçe
azalacağı gibi yaratacağı mali portrenin de artacağı açık bir gerçekliktir. Bu
gerçeklik karşısında, hasta ile hekimin sık sık bir araya gelmesini sağlayacak
düzenlemelere yer verip buna uygun sağlık sistemi kurgulamak yerine maliyetin
azaltılması ya da hastaya kolaylık sağlamak gibi aslında hizmetin gereklerine ve gerçeğe
aykırı düşüncelerle ortaya konulan yaklaşımlar sonuçta hastanın zararına sonuç
doğuracaktır.
Bir
başka nokta da her ilacın her insanda birebir aynı etkiyi yapmama olasılığıdır.
Sağlık raporunda bir hasta ile ilgili olarak hastalık teşhisi ile bu hastalıkla
kullanılması uygun bulunan ilacı saptanmakla birlikte bu ilacın aynı dozda ömür
boyu kullanılacağı söylenmemektedirler. Raporda belirtilen husus teşhis konulan
hastanın hastalığının uzun süreli -belki de ömür boyu- tedavi gerektirdiğidir.
Dava konusu düzenleme ile ilaç kullanım raporları dünyanın hiçbir yerinde
olmayan bir şekilde, hastanın bir ömür boyu tedavi planını gösteren raporlar
haline getirilmektedir. Hastanın kendi tercihi olarak ve düzenlemenin verdiği
olanaktan yararlanarak hekime başvurmaksızın on yıllarca aynı ilaçları aynı
dozda kullanmasından kaynaklı olasıdır ki uğradığı zararı ilgili raporu veren
hekime karşı dava açarak talep etmesi riski sebebiyle bu raporların verilmesi
hususunda büyük bir tedirginlik yaşanmaktadır.
Kısaca
özetlemek gerekirse, ilaç doğru kullanıldığında sağlık kaynağı yanlış
kullanıldığında ise sağlık riski yaratan bir maddedir. Kronik hastalıklarda
yıllarca aynı şekilde tedavi yürütülmemesi gereken durumlar vardır. Sürekli
aynı ilacın kullanımında dahi hastanın periyodik olarak kontrol edilmesi ile
ilacın etkisinin hekim tarafından saptanması gereklidir. Dava konusu düzenleme
hastanın ilaçlarının yeniden alınmasında hekime başvurması zorunluluğunu
ortadan kaldırarak iyilik yapar gibi görünmekle birlikte ciddi bir kötülük
yapmaktadır. Düzenleme bu haliyle hukuksal düzenlemelere aykırı olmasının yanı
sıra kamu yararına ve hizmet gereklerine temelden aykırıdır.
Türk
Tabipleri Birliği bir yandan hekimlik mesleğinin doğasına aykırı olarak
hastalara sonsuz bir tedavi verilebilirmiş gibi düzenleme çıkartılmasına karşı
çıkmak öte yandan da hastaların sağlık hakkına sahip çıkmak vicdani
sorumluluğuyla bu düzenlemenin iptalini talep etmektedir.
Bazen
kolaylık, yarar gibi görünen hususların aslında zarar olduğu zaman içinde
anlaşılır ancak bunun anlaşıldığı anda geri dönüş ya yoktur ya da çok zahmetli
ve pahalıdır.
Bütün
bunlardan başka, ilaçların tanımlanması ile satış kurallarını saptayan
İspençiyari Ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu mevcuttur. Anılan Kanunun 1.
maddesinin ikinci fıkrasına göre "Tabip
reçetesiyle verilmesi meşrut olanlar ancak reçete mukabilinde...satılır."
Yasa'nın açık düzenlemesi uyarınca reçete ile satılması zorunlu tutulmuş olan
ilaçlardan herhangi bir ilacın tabip reçetesi olmaksızın satılması yasaktır.
Günümüzde bu yasağın sıklıkla ihlal edildiği bir gerçek olmakla birlikte bir
suçun yaygın olarak işleniyor olması eylemi meşru kılmayacağı gibi Yasa
hükmünün göz ardı edilmesini de sağlamaz; bir kamu kurumunun yasayla getirilmiş
bir yasağı Tebliğ çıkartarak ihlal etmesi de kesinlikle kabul edilemez. Söz
konusu yasağın, gerçekleşecek riskin büyük zararlara sebep olarak bertaraf
edilebileceği ya da bertaraf edilemeyeceği sağlık alanında olması ise dava
konusu düzenlemenin hukuka aykırılığını tümüyle vahim hale getirmektedir.
Bütün
bu sebeplerle, Tebliğ'in 12.3 maddesinin 5. fıkrasının iptaline karar verilmesini
talep ediyoruz.
G-Acil tedavi giderinin hasta tarafından
ödenmesi istenerek acil tedaviye erişim güçleştirilmektedir
Dava konusu
Tebliğ'de ortaya konan yaklaşım hastanın davalı Kurum (SGK) ile anlaşmalı
sağlık kurum ve kuruluşlarına başvurmak suretiyle sağlık hizmeti almasıdır. Bu
durumda söz konusu sağlık kurum ya da kuruluşu hizmetin bedelini aralarındaki
anlaşmaya uygun olarak Tebliğ eki listelerde belirlendiği şekliyle Kurum'a
fatura ederek tahsil etmektedir. Hastaların acil bir durum sebebiyle anlaşmasız
sağlık tesislerine başvurması durumunda bunun bedelinin de Kurum tarafından
karşılanacağı ilke olarak kabul edilmiş olmakla birlikte getirilen
sınırlamalarla hastaların ciddi mağduriyetine sebep olunabilecektir.
Dava konusu
Tebliğ'in 5. maddesinin son fıkrası uyarınca "Kurum sağlık yardımlarından yararlandırılanların acil hal nedeniyle
başvurdukları sözleşmesiz sağlık kurum ve kuruluşlarındaki tedavilerine ait
giderler hasta tarafından karşılanacak olup, verilen hizmetlerin Tebliğ eki "Paket İşlem Fiyat Listesi"nde (EK-9) yer alması durumunda bu liste fiyatları,
yer almıyorsa Tebliğ eki "Sağlık Kurumları Fiyat
Listesi"
(EK-8) esas alınarak
ödenir."
Aynı maddenin
birinci fıkrasında, acil haller; ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve
benzeri durumlarda, olayın meydana gelmesini takip eden 24 saat içinde en yakın
sağlık kurum veya kuruluşuna başvurulmasını gerektiren ve ivedilikle tıbbi
müdahale yapılmadığında hayatın ve/veya sağlık bütünlüğünün kaybedilme riskinin
doğacağı kabul edilen durumlar olarak tanımlanmıştır.
Acil bir hal
sebebiyle yaşamını ya da sağlığını yitirme riski ile karşı karşıya kalan
hastanın en yakın sağlık kurum yahut kuruluşuna başvurması, bu sağlık kurum ya
da kuruluşunun SGK ile sözleşme yapmış olup olmamasına bakılmaksızın sunulan
tıbbi yardımın bedelinin SGK tarafından karşılanması anayasal bir hak olan
sağlık hakkına saygı gösterilmesini göstermesi bakımından olumlu bir yaklaşım
olmakla birlikte maddenin son fıkrası ile getirilen kısıtlamalar hakkın özünü
zedeler niteliktedir.
Zira, acil hal
sebebiyle yaşamı tehlikede olan bir kişinin bu tehlikeyi bertaraf etmek için
aldığı sağlık hizmetinin bedelini karşılayacak parayı temin edip ödeme
yaptıktan sonra SGK tarafından bu bedelin hastaya ödeneceği belirtilmekle
kalmamış yapılacak ödemede de Paket İşlem Fiyat Listesi ya da Sağlık Kurumları
Fiyat Listesinde saptanan miktarın esas alınacağı şeklinde ikinci bir
sınırlandırma yapılmıştır. Dikkatten kaçan husus hastanın yaptığı başvurunun
acil hâl olduğudur.
Hasta, tercih
ettiği için değil zorunluluk olduğu için sağlık hizmetini davalı Kurum ile
anlaşması bulunmayan sağlık kurum ya da kuruluşundan almıştır ve bu sebeple
ödenmek zorunda kalınan ek mali külfetin hastaya yüklenmesi haksız ve
adaletsizdir. Unutmamak gerekir ki "hastalıksız olmaya karar
verilemez","hastalığı bekletme ya da seçme şansımız bulunmamaktadır",
"hastalık, bireysel olarak düzenlenebilecek bir olay değildir, bir genel yaşam
riskidir"[21] ve bu riskin hangi sağlık
kuruluşunun yakınında ortaya çıkacağı hasta tarafından belirlenemez!
Ölçülülük
ilkesine aykırı olarak, yaşam ve sağlık hakkının özünü zedeleyen Tebliğin 5.
maddesinin birinci fıkrasındaki "...hasta
tarafından karşılanacak olup, verilen hizmetlerin Tebliğ eki "Paket İşlem Fiyat Listesi"nde (EK-9) yer alması durumunda bu liste fiyatları,
yer almıyorsa Tebliğ eki "Sağlık Kurumları Fiyat
Listesi"
(EK-8) esas alınarak..."
şeklindeki kural düzenlemenin iptaline karar verilmesini talep ediyoruz.
H-Organ naklinde alıcının sağlık gideri SGK
tarafından karşılanmıyorsa organ vericisinin sağlık giderleri de
karşılanmamaktadır
Dava konusu Tebliğin "Organ
ve doku nakli tedavileri" başlıklı 18. maddesine göre "Kurum sağlık yardımlarından
yararlandırılanlara organ veya doku nakline gerek görülmesi halinde 2238 sayılı
"Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında
Kanun" hükümleri dikkate alınmak şartıyla, tedavilerine ilişkin giderler
ile verici durumundaki kişinin bu tedaviye ilişkin giderleri Kurum tarafından
karşılanır.
Kurumca sağlık yardımları karşılanmayan kişilere, organ veya doku
vericisi durumunda olan kapsam bölümünde yer alan kişilerin işlemlerine ait
bedeller karşılanmaz."
Bu düzenlemeye
göre, herhangi bir sağlık güvencesi bulunmayan (Örneğin serbest avukat) ya da
90 gün prim ödeme gün sayısı olmayan işçi yahut prim borcu bulunan esnafa
gerekli organı verme kararında olan ve bu Tebliğ uyarınca sağlık yardımı almaya
hak kazanmış kişinin tedavi gideri Kurum tarafından karşılanmamaktadır.
Ülkemizde, organ naklinde verici konumunda bulunanların azlığı sebebiyle
organını verme kararı verenlerin desteklenmesi gerekliliği bir gerçekliktir.
Ancak davalı Kurum tarafından çıkartılan Tebliğ ile bütünüyle ticari bir bakış
açısının sonucu olarak kendisi tarafından sağlık yardımı verilmeyen kişinin
iyileştirilmesine katkıda bulunan kişinin sağlık giderleri ile ilgilenmemek
tercih edilmektedir. Böylesi bir yaklaşımın kamusal hizmet sunan bir Kurum
tarafından ortaya konulması hiçbir biçimde kabul edilemez.
Söz konusu
düzenleme, organ nakli ile sağlığına kavuşma umudu olan hastaların ek mali
külfete katlanmalarına sebep olarak, sağlık ve yaşam haklarının hiçbir haklı
temeli olmaksızın kısıtlanması niteliğinde olmakla hukuka aykırıdır.
Bu sebeplerle,
Tebliğin 18. maddesinin ikinci fıkrasının iptaline karar verilmesini talep
ediyoruz.
III-
YÜRÜTMENİN DURDURULMASI İSTEMİMİZİN NEDENLERİ
Dava konusu düzenlemeler açıkça hukuka aykırı oldukları gibi hastaların
tedavisini engellemekte, hekimleri haksız hukuki ve vicdani sorumluk altında
bırakmakta, kamu sağlığı; dolayısı ile kamu yararı açısından telafisi imkansız
zarara yol açmaktadır.
İ.Y.U.Y.'nın 27.maddesinde düzenlenen açıkça hukuka aykırılık ve
telafisi imkansız zarara yol açma koşulları bir arada bulunduğundan, "sağlık
bakanlığı birinci basamağa yönelik tanı ve tedavi rehberi" de dikkate alınarak,
öncelikle ve ivedilikle davalı idare savunması beklenmeksizin dava konusu
düzenlemelerin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmesini talep ediyoruz.
Yürütmeyi durdurma istemimizin görüşülmesinden önce davalı idarenin savunmasının
alınmasına karar verilmesi halinde cevap süresinin kısaltılmasını ve tebligatın
APS ile yapılmasını istemek zorunda kalmış bulunuyoruz.
HUKUKSAL
NEDENLER :1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu, Tıbbi
Deontoloji Tüzüğü, Sağlık Bakanlığı Birinci Basamağa Yönelik Tanı ve Tedavi
Rehberi, İ.Y.U.Y. ,ilgili mevzuat.
DELİLLER :Bilimsel görüşler, gerekli
görüldüğünde bilirkişi incelemesi, ve diğer yasal deliller.
SONUÇ VE İSTEM :Açıklanan
nedenlerle Resmi
Gazete'nin 25.05.2007 tarih ve 26532 (mükerrer) sayılı nüshasında yayımlanarak
yürürlüğe girmiş olan Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği'nin
-
3.2 maddesinin birinci fıkrasındaki sevk
zincirinin ortadan kaldıran "...doğrudan
veya..." ibaresinin ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurum ve kuruluşları
bakımından,
-
Bazı sağlık hizmetlerinin dışsallaştırılmasına
sebep olan, Tebliğin 3.2 maddesinin 10. fıkrasındaki "Sözleşmeli sağlık kurum ve kuruluşları, bünyelerinde yapılamayan
tetkik ve tahlilleri hizmet alınması yoluyla başka sağlık kurum veya
kuruluşlarından alabilirler." cümlesi ile 24. maddesinin 6. fıkrasının,
-
Acil hal sebebiyle zorunlu olarak başvurulan
sağlık tesisindeki giderlerin hastaya külfet getirilmeksizin tam olarak ve
doğrudan ödenmesini kısıtlayan 5. maddesindeki "...hasta tarafından karşılanacak olup, verilen hizmetlerin Tebliğ eki "Paket İşlem Fiyat Listesi"nde (EK-9) yer alması durumunda bu liste fiyatları,
yer almıyorsa Tebliğ eki "Sağlık Kurumları Fiyat
Listesi"
(EK-8) esas alınarak..."
ibaresinin,
-
12.1.1 numaralı maddesinin ikinci fıkrasındaki "Düzenlenen reçetelerde mutlaka teşhis yer
alacaktır. Teşhislerde kısaltma yapılmayacaktır." cümleleri ve beşinci
fıkrasındaki "Teşhisi yazılmayan..." ibaresinin,
-
Bilimsel temeli olmayan ilaç sınırlamaları
getiren 12.2 maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının,
-
Hastaların hekime başvurmadan doğrudan eczaneden
ilaç alabilmesine olanak sağlayan, Tebliğ'in 12.3 maddesinin 5. fıkrasının,
-
Organ naklinde verici olan sigortalının
giderlerinin ödenmemesine yönelik olan 18. maddenin "Kurumca sağlık yardımları
karşılanmayan kişilere, organ veya doku vericisi durumunda olan kapsam
bölümünde yer alan kişilerin işlemlerine ait bedeller karşılanmaz." şeklindeki
ikinci fıkranın,
-
"Sistemik Antimikrobik ve Diğer İlaçların
Reçeteleme Kuralları" başlıklı (EK-2/A) listesinde yer alan UH-P kısaltmasının,
yürütmesinin durdurulması ile iptaline
karar verilmesini; incelemenin
duruşmalı olarak yapılmasını ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinin
davalı idareye yüklenmesine karar verilmesini saygılarımızla ve vekaleten talep
ederiz.28.06.2007
Davacı Vekili
Av.Mustafa
GÜLER
Eki:
1.
Vekâletname örneği
2.
İptali istenen düzenleme örneği.
3.
T.C.Sağlık Bakanlığı Birinci Basamağa Yönelik Tanı ve
Tedavi Rehberler
4.
T.C. Sağlık Bakanlığı Aile Doktorları İçin Kurs Notları
kapsam belgesi.
5.
Bilimsel görüşler
a.
Türk Toraks Derneği
b.
Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği
c.
Türkiye Psikiyatri Derneği
6.
Çeşitli makaleler
a.
Uzm.Dr.Coşkun BAKAR, Prof.Dr.Seval AKGÜN; Başkent
Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD; Toplum ve Hekim Dergisi Eylül Ekim 2005, C.20, S.5
b.
Hans Ulrich DEPPE, Goethe Üniversitesi
Frankfurt/Almanya, Toplum ve Hekim Dergisi, Mart Nisan 2006, C. 21, S.2
7.
İki haftalık poliklinik sayıları ve karşılığında geliri
gösteren çizelge.
8.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası
gerekçesi (ilgili bölümler)
9.
Alma Ata Bildirisi
10.
Temel Sağlık Hizmetleri Programı Anlaşması
11.
Dipnot 7'de belirtilen konuşmaya ilişkin belge
12.
Danıştay 5.Dairesinin 2006/4054 E. sayılı dosyada
verdiği YD kararı
Yürütmenin
Durdurulması ve Duruşma İstemlidir
DANIŞTAY BAŞKANLIĞI'NA
DAVACI :Türk Tabipleri Birliği
VEKİLİ :Av.Mustafa GÜLER - Av.Ziynet ÖZÇELİK
Strazburg
Caddesi 28/28 Sıhhiye 06430 Ankara
DAVALI :Maliye Bakanlığı - Ankara
D.KONUSU :Resmi Gazete'nin 25.05.2007 tarih ve 26532
(mükerrer) sayılı nüshasında yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Tedavi
Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği'nin aşağıda belirtilen hükümlerinin iptali
ve yürütmesinin durdurulması, incelemenin duruşmalı olarak yapılması istemidir.
YAYIM TARİHİ :25.5.2007
AÇIKLAMALAR :
Resmi Gazetenin 25.05.2007 tarih ve 26532 sayılı nüshasında
yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Tedavi
Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği'nde Devlet memurları, 233
sayılı KHK uyarınca çalıştırılan sözleşmeli kamu personeli, yeşil kart
verilerek sağlık giderleri karşılananlar ve Tebliğin Kapsam maddesinde
belirtilen özel yasalara tabi kamu görevlileri ile bunların bakmakla yükümlü
olduklarının gereksinim duydukları sağlık hizmetlerinin nerelerden
alınabileceği, sağlık hizmetlerinin sunulmasında uyulması gereken kurallar ile
bu hizmetler için kamu kurumları tarafından yapılacak ödemelerin miktarları
hakkında düzenlemeler yapılmıştır.
Dava konusu Tebliğ, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanununun 5234 sayılı Kanunla değişik 209 uncu maddesi, 178
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 10 uncu maddesine 5234 sayılı Kanunla
eklenen (p) ve (r) bendleri uyarınca Maliye Bakanlığına verilen yetki
çerçevesinde düzenlenmiştir. Ancak dava konusu Tebliğ ile kamu çalışanları ile
yeşil kartlılar ve bunların bakmakla yükümlü bulundukları kişilerin sağlık
hizmetine erişim kuralları düzenlenmiş; temel haklar arasında yer alan ve
Anayasal dayanağı bulunan sağlık hakkına, hukuksal ve bilimsel dayanağı olmayan
sınırlandırmalar getirildiği gibi hekimin tedaviyi tayin hakkı kısıtlanmış;
aynı konuda daha önce verilmiş bulunan Danıştay kararlarına da aykırı
düzenlemeler yapılmıştır.
Hukuka aykırı düzenlemeler ve
bunların hukuka aykırılık gerekçeleri aşağıda ayrıntılı olarak tartışılacak
olmakla birlikte, iptali istenilen düzenlemeleri sonuçları bakımından aşağıdaki
başlıklar altında toplayabiliriz:
-
Reçetelere teşhis yazılması zorunlu tutularak hastaların
mahremiyet hakkı ihlal edilmektedir.
-
Özellikle tetkik ve tahlil işlemlerinin
dışarıdan satın alma suretiyle gördürülmesi hastaların nitelikli hizmet
almasının önünde engeldir.
-
Toplumun çoğunluğu tarafından sık karşılaşılan
bir çok hastalıkta, hastalığın tedavi süresinin zorunlu kıldığı miktarda ilacın
hasta tarafından alınması hakkı özellikle antibiyotikler bakımından ortadan
kaldırılmıştır.
-
Sevk zinciri ortadan kaldırılarak, birinci
basamakta tedavi olması gereken hastaların ikinci ve üçüncü basamak sağlık
kuruluşlarında gereksiz yığılmalarına ve ileri tedavi alması gereken hastaların
bu sağlık hizmetine ulaşımına engel olunmaktadır.
Sağlık hizmetine erişim ve nitelikli
sağlık hizmeti alma hakkı, uluslararası sözleşmelerde ve anayasamızda özellikle
vurgulanan yaşam hakkının en önemli bileşenidir.
Temel haklar doğumla
kazanıldığı ve herkes için geçerli olduğundan çalışanlar, emekliler ve bunların
bakmakla yükümlü olduklarının da yaşam hakkı ile nitelikli sağlık hizmetine
erişim hakkına sahip olduklarında kuşku bulunmamaktadır.
Maliye Bakanlığı, dava konusu Tebliğ
ile sağlık hizmeti sunum kurallarına, hiçbir
bilimsel gereklilikle açıklama olanağı bulunmayan hukuka aykırı müdahalelerde
bulunmaktadır. Yukarıda özet olarak belirttiğimiz sonuçlara yol açan
düzenlemeler ile hukuka aykırılık nedenlerini aşağıda ayrıntılı olarak
değerlendireceğiz.
I- GENEL OLARAK HUKUKA AYKIRILIK NEDENLERİ
A- İptali İstenilen düzenlemeler,
sağlık hizmetine ulaşma, sağlık hizmetini zamanında ve gerektiği kadar alma
hakkının özünü zedelemektedir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 25. maddesine göre herkesin
kendisinin ve ailesinin sağlık (...) ve tıbbi bakım hakkı vardır.
Avrupa Sosyal Şartı'nın "Sağlığın Korunması başlıklı 11. maddesine göre
taraf Devletler herkesin ulaşılabilecek en yüksek sağlık düzeyinden
yararlanmasını mümkün kılacak her türlü önlemden yararlanma hakkına sahip
olduğunu kabul etmiş ve sağlığın korunması hakkının etkin biçimde
kullanılmasını sağlamak üzere, ya doğrudan veya kamusal veya özel örgütlerle
işbirliği içinde, diğer önlemlerin yanı sıra, sağlığın bozulmasına yol
açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmayı taahhüt etmişlerdir.
Anayasanın 17. maddesi uyarınca herkes, yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Yine Anayasanın 56. maddesi
uyarınca Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini
sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini
düzenler.
Anayasanın 56. maddesinde Devlet'in herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak ödevi belirtildiğinden ‘normlar hiyerarşi
uyarınca altta yer alan bütün düzenlemelerin bu amaçlara ulaşmaya elverişli
hükümler içermesi gerektiği konusunda duraksamaya yer yoktur.'[22]
"Kişinin yaşama hakkı,
maddî ve manevî varlığını koruma hakkı;birbirleriyle sıkı bağlantıları olan,
devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır.Bu haklara karşı olan her türlü
engelin ortadan kaldırılması da devlete ödev olarak verilmiştir. Güçsüzleri
güçlüler karşısında koruyacak olan devlet, gerçek eşitliği sağlayacak,
toplumsal dengeyi koruyacak, böylece gerçek hukuk devleti niteliğine
ulaşacaktır. Hukuk devletinin amaç edindiği yaşama hakkının korunması, sosyal
güvenliğin sağlanmasıyla gerçekleşecektir. Sosyal güvenliği sağlayacak olan
kuruluşların yasal düzenlemelerinin, "yaşama hakkı ile maddi ve manevî
varlığı koruma haklarını" zedeleyecek veya ortadan kaldıracak hükümler
içermemesi gerekir. Bu konuda düzenlenen uluslararası kurallar da aynı amaca
yönelik hükümler taşımaktadır. 16.6.1989 günlü, 3581 sayılı Yasa'yla onaylanan
Avrupa Sosyal Güvenlik Sözleşmesi'nin 13. maddesi de hastalık durumunda gerekli
olan tüm bakımların sağlanmasını öngörmektedir." [23]
224 sayılı "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında
Kanun'un 2. maddesinin 2. fıkrasında sağlık "yalnız hastalık ve
maluliyetin yokluğu olmayıp bedenen ruhen ve sosyal bakımdan tam bir iyilik
hali" olarak tarif edilmiştir. Sağlık Bakanlığı, Teşkilat ve Görevleri
Hakkında 181 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 1 ve 2. maddeleri uyarınca,
halka sağlık hizmetlerini ulaştırmak, 224 sayılı Yasa'daki sağlık tarifine
uygun olarak, herkesin hayatını bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam iyilik
hali içinde sürdürmelerini sağlamak için her türlü tedbiri alacaktır.
Belirtilen kural düzenlemelerin tamamında bireylerin sağlık hizmetine
erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını istemenin bireyler için hak
niteliğinde olduğu, kuralların pozitif norm oluşturması sebebiyle bireylerin
sağlık hizmetine ulaşabilmelerini sağlayacak düzenlemeler yapmanın da Devlet
için bir görev olduğu açık ya da örtülü biçimde vurgulanmıştır.
Her ne kadar Anayasa'nın 65. maddesinde Devlet'in
sosyal ve ekonomik alanlardaki görevlerini bu görevlerin amaçlarına uygun
öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine
getireceği, bu Tebliğ ile yapılan düzenlemenin de bu sınırın belirlenmesi
olduğu savunulabilir ise de dava konusu Tebliğ ile getirilen sınırlamaların Anayasa'nın
özellikle 17 ve 56. maddeleriyle Devlet'e yüklenen görevlerin amaçlarına uygun
olmadığı gibi hiçbir bilimsel temelinin de bulunmaması anılan savunmayı haksız
kılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin Sosyal Sigortalar Yasasında yapılan tedavi
süresinin 18 ayla sınırlandırılmasına ilişkin kuralın Anayasa'ya aykırı
olduğunu belirlediği bir kararında da vurgulandığı üzere "...60. maddede belirtilen sosyal güvenlik hakkı, yine Anayasa'nın 17.
maddesinde düzenlenen "yaşama, maddi ve manevi ve varlığını koruma hakkı"
ile çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla devlet ekonomik ve sosyal alandaki
görevlerini yerine getirirken uygulayacağı sınırlamalarda "yaşama
hakkını" ortadan kaldıran düzenlemeler yapamayacaktır."[24]
Devletin çalışanlar, emekliler ve bakmakla yükümlü olduklarının
gereksinim duyduğu sağlık hizmetlerini bilimsel gereklilikler dışında bir
sınırlamaya tabi tutmasını olanaklı kılan bir kural, üst hukuk normlarında yer
almamış iken, Tebliğ ile sağlık hizmet sunumunun sadece parasal yönü gözetilerek
kısıtlamalarda bulunulması bütünüyle hukuka aykırıdır. Bu nedenle söz konusu Tebliğ
ile hastaların kimi tedavi seçeneklerine erişmelerini zorlaştıran, sınırlayan
ya da tümüyle ortadan kaldıran düzenlemeler öncelikle yukarıda belirttiğimiz
yaşam hakkına, sağlık hizmeti alma hakkına ve devletin bu alandaki ödevlerine
ilişkin normlara aykırılık taşımaktadır.
Ayrıca belirtmek gerekir
ki, söz konusu Tebliğ kapsamında bulunan kişilerin her birinin tâbi olduğu
farklı yasal düzenlemeler mevcut olup bu düzenlemelerde gereksinim duyulan
sağlık hizmetinin karşılanacağı belirtilmiş bulunmaktadır.
Bu çerçevede, Anayasa'da
devletin sosyal niteliğinin belirtilmiş olması hususu ve yasa hükümlerinde
mevcut düzenlemeler karşısında Tebliğ ile sağlık hizmetinin ek
sınırlandırmalara tâbi tutulması hukuka aykırıdır.
B- Düzenlemeler, hekimlik
mesleğinin uygulanmasına ilişkin hukuksal normlara da aykırıdır
Dava konusu Tebliğde
bilimsel gerekliliklere aykırı olarak birçok ilacın yazılabilmesinde uzman/pratisyen
hekim ayrımı yapılmış, pratisyen hekimlerin reçete yazma yetkilerine kısıtlama
getirildiği gibi, bazı uzmanlık dalları da kendi uzmanlık alanındaki
hastalıkların tedavisi ile ilgili ilaçları yazamaz hale gelmiştir.
Davalı İdarenin
hazırladığı Tebliğde iptalini istediğimiz hükümlerle getirilen ayrımın bilimsel
nedenleri olmadığı gibi İdarenin böylesi bir düzenlemeyi yapma yetkisi de
bulunmamaktadır. Zira 657 sayılı Kanun ve 178 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname'de yapılan değişiklikler ile Maliye Bakanlığına tedavi yardımının
düzenlenmesi ile ilgili olarak bir yetki tanınmış olmakla birlikte davalı
Bakanlığın tebliğ konusu yapabileceği alan hekimlik yetkisinin kapsamı değil
ancak sağlık yardımını karşıladıkları kişilere verilen sağlık hizmetini hangi
çerçevede ‘satın alınacağı'; bir başka ifadeyle özel hukuksal düzenlemelerle
yetkisi tanımlanmış olan hekimlerin hizmetinin hangi kısmının bedeli
karşılayacağıdır. Hangi hekimin, hangi tedaviyi ne şekilde uygulayacağını
saptamak, tedaviye ilişkin kurallar ve süreler koymak, asıl olarak işin muhasebesi ile görevlendirilmiş bulunan davalının görev
ve yetki alanının bütünüyle dışındadır.
Hekimin görev
ve yetkisinin düzenlendiği 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanun 1.maddesi;
"Türkiye Cumhuriyetinde hekimlik
yapmak ve her ne suretle olursa olsun hasta tedavi edebilmek için Türkiye Tıp
Fakültesinden diploma almak ve Türk olmak gereklidir"
derken 8.maddesinde,
"Türkiye'de hekimlik yapmak için
bu yasada gösterilen nitelikleri haiz olanların genel olarak hastalıkları
tedavi hakkı vardır"
hükmü ile Tıp Fakültesi mezunu
hekimlerin hasta tedavi ve dolayısı ile reçete düzenleme yetkisinin kapsamı
belirtilmiştir.
Aynı
şekilde 19.2.1960 gün ve 4/12578 Sayılı Tıbbi Deontoloji Tüzüğü'nün
6.maddesinde de:
"Tabip(...), sanat ve
mesleğini icra ederken,hiçbir tesir ve nüfuza kapılmaksızın, vicdanı ve mesleki
kanaatına göre hareket eder.
Tabip(...), tatbik edeceği
tedaviyi tayinde serbesttir."
denilerek hekimlerin,
uygulayacakları tedaviyi tesbit ederken sadece mesleki bilgisi ve vicdanı ile
sınırlanmış olduğunu belirtmektedir. Bilindiği üzere, reçete yazmak tedavinin
ayrılmaz bir parçasıdır. Hastalıklara teşhis koyma hakkına sahip olan hekimin o
hastalığı tedavi için gerekli ilaçları reçete etme yetkisinin olmadığının
kabulü mümkün bulunmadığı gibi tebliğ düzeyindeki bir düzenleme ile bilimsel
kurallara ve üst hukuk normlarına aykırı düzenleme yapılması da hukuka
aykırıdır.
2006
yılı Tedavi Yardımı Uygulama Tebliğinin iptali istemiyle açılan davada hekimin
tedaviyi tayin hakkına getirilen bilimsel ölçütü bulunmayan sınırlamaların
iptali istemi ile ilgili olarak Danıştay 5. Dairesinin kararında da[25] "...mevzuat hükümleri birlikte
değerlendirildiğinde, hekimin hastasına uygulayacağı tedaviyi belirlerken
mesleki bilgisi ve vicdanı ile hareket edeceği; hastalıklara tanı koyma hakkına
sahip olan hekimin, bunun için gerekli bilimsel yolları kullanacağı; tedavi
edilen bir hastanın iyileşmesini sağlayacak ilaçların reçetelenmesinin, hastaya
uygulanan tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve hekimin o hastalığı tedavi
için gerekli ilaçları reçete etme yetkisinin de bulunduğu sonucuna
ulaşılmaktadır. ... Birinci basamak sağlık kuruluşlarında görev yapan ve görev
yaptıkları sağlık merkezlerinin ülkedeki yaygın teşkilatından dolayı hastaların
büyük bir çoğunluğunun tanı ve tedavisini gerçekleştiren pratisyen hekimlere de
anılan düzenlemelerde yer verilmediği görülmektedir.
Hastalıklara tanı
koymak hak ve yetkisine sahip bulunan bir hekimin o hastalığın tedavisi için
gerekli ilaçları reçete etme hak ve yetkisinden yoksun bırakılması, (bir başka
deyişle, tedavinin ayrılmaz bir parçası niteliğinde olan reçete yazma hakkını
kullanamaması), hekim tarafından yerine getirilen sağlık kamu hizmetinin
niteliği ile de bağdaştırılamaz." gerekçesine yer verilerek bilimsel temeli
hukuken geçerli ve somut bilgi ve belgelerle ortaya konulmaksızın getirilmiş
olan kısıtlamalar hukuka aykırı bulunmuştur.
C-Sağlık hizmetlerinde ‘sevk
zinciri' hukuka ve hizmet gereklerine aykırı olarak dava konusu Tebliğ ile
ortadan kaldırılmaktadır
Başta Birleşik
Krallık, İrlanda, İskandinav ülkeleri, Finlandiya gibi ülkelerde pratisyen
hekim temelinde oluşturulmuş sevk zincirleri yerleşiktir. Diğer ülkelere
baktığımızda, Hollanda'da aile hekimliği üzerinden sevk zinciri bulunmakta;
İtalya ve İsviçre'de de basamaklar üzerine planlanmış bir sevk sistemi
yürürlüktedir. İsrail'de ise yasa koyucu sevk zinciri kurulup kurulmayacağını
ilgili sosyal güvenlik kurumlarına bırakmış olmakla birlikte İsrail'in en büyük
sosyal güvenlik kurumunda da sevk zinciri uygulanmaktadır. Öte yandan bazı
ülkeler sevk zinciri sistemini getirmeye çalışmaktadır. Örneğin Almanya'da
2004'ten beri sosyal güvenlik kurumlarının hak sahiplerine sevk zinciri önerme
zorunluluğu mevcuttur. [26] İspanya'da da 2000'lerden
itibaren sevk zincirini yerleştirme çabaları sürmektedir.[27]
1970'li
yıllarda Dünya Sağlık Örgütü yöneticileri tarafından ortaya atılan "temel
sağlık hizmetleri" kavramı ve "2000 yılına kadar
herkes için sağlık" fikrinin geliştirilmesi, Dünya'da uygulanan sağlık
sistemlerinin değerlendirilmesi ve ulusal sağlık hizmet ve sistemleri içinde
temel sağlık hizmetlerinin yer alması için yapılabileceklerin saptanması
amacıyla WHO tarafından Kazakistan'ın başkenti Alma Ata'da bir konferans
toplanmıştır. Konferansa 134 ülkenin delegelerinin katılımı dışında 64
uluslararası organizasyonun temsilcileri de katılmıştır. Konferans sonunda
yayınlanan Bildirge günümüzde de geçerliliğini korumakta olup[28]
gelişmekte olan ülkelerde sağlık sorunlarının toplumsal çözümü için yapılması
gerekenlerin ipuçları bu Bildirge'de mevcuttur.[29]
Bu Bildirge ile Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF diğer uluslararası örgütlerle
birlikte tüm çok ve iki ortaklı kuruluşları ve hükümet-dışı örgütleri, parasal
kaynak sağlayan kuruluşları, tüm sağlık görevlilerini ve tüm dünya toplumlarını
temel sağlığa karşı olan ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde desteklemeleri ve artan teknik ve parasal desteği bu
maksatlara yöneltme ve aynı şekilde konferans yine, tüm yukarıda isimleri
belirlenmiş kuruluşları, temel sağlığı, bu bildirinin içeriği ve ruhuna uygun
olarak başlatmak, geliştirmek ve devam ettirmek için işbirliğine çağırılmıştır.
Basamaklandırılmış
sağlık hizmetinin ülkemizdeki temel normu, Alma Ata Bildirgesinden daha önce
yürürlüğe girmiş olan ve bu Bildirge ile uyumlu hükümler içeren, 224 sayılı
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanundur. Söz |