Türk Tabipleri Birliği ve Ankara Ticaret Odası’nın açtığı davaları birleştirerek, Maliye Bakanlığı’nın Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama Tebliği’nin iptaline ve yürütmenin durdurulmasına karar veren Danıştay, kararın gerekçesini açıkladı. Gerekçeli karar metinlerine ulaşmak için…
T
T.C.
DANIŞTAY
BEŞİNCİ DAİRE
Esas No : 2006/5135
Davacı ve Yürütmenin
Durdurulmasını İsteyen
:
Türk Tabipleri Birliği
Vekilleri______
:
Av. Mustafa Güler, Av. Ziynet Özçelik, Strazburg Cad., No:28/28,
06430, Sıhhiye/ANKARA
Davalı________
:
Maliye Bakanlığı - ANKARA
İsteğin Özeti
:
Davacı Birlik, 1.7.2006 günlü, 26215 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 8 Sıra
No'lu Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama Tebliği'nin iptalini ve yürütmenin
durdurulmasını istemektedir.
Danıştay Tetkik Hakimi :
Mehmet Aydın
Düşüncesi___________
:
Danıştay Beşinci ve
Onbirinci Daireleri'nce yapılan
müşterek toplantıda verilen 13.10.2006 günlü, E:2006/4184 sayılı kararla dava
konusu Tebliğ'in yürütülmesinin durdurulmasına karar verildiği anlaşıldığından,
davacı Birliğin, anılan Tebliğ'in yürütülmesinin durdurulması istemi hakkında
yeniden bir karar verilmesine yer olmadığı düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı_______
: Mehmet Akkaya
Düşüncesi___________
:
2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 27 nci
maddesi uyarınca yürütmenin durdurulması isteminin karara bağlanabilmesi için,
davalı idarenin savunmasının alınması gerekeceği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Beşinci ve Onbirinci Daireleri'nce 2575 sayılı
Danıştay Kanunu'na 3619 sayılı Kanun'un 10. maddesiyle eklenen Ek-1. madde
gereğince yapılan müşterek toplantıda işin gereği düşünüldü:
Üye Selçuk Hondu'nun; "davacı Birliğin, dava konusu Tebliğ'de yer
alan düzenlemelerin hangi sebeplerle iptalini istediğini ve iptalini istediği
düzenlemelerle menfaat ilişkisini ne şekilde kurduğunu açıkça ortaya koyamadığı;
bu nedenle, 2577 sayılı Yaşa'nın 15/1-d maddesi uyarınca dilekçenin reddine
karar verilmesi gerektiği" yolundaki "karşı oyu"na karşılık; çoğunluğun, "dava
dilekçesinin 2577 sayılı Yaşa'nın 15/1 -d maddesine uygun olduğu"
yolundaki oyları ile işin esasının incelenmesine geçildi:
Danıştay Beşinci ve Onbirinci Daireleri'nce yapılan müşterek toplantıda verilen
13.10.2006 günlü, E:2006/4184 sayılı karar ile; "davalı idarenin, anılan
Tebliğ'le getirilen Vaka Başına (Başvuru Başı) Ödeme modeline geçiş nedenlerini
açık ve net bir biçimde ortaya koyamadığı; düzenleme yapılırken, sağlık
hizmetinin, tıp biliminin gerekli ve zorunlu kıldığı biçimde yerine getirilmesi
amacının gözardı edildiği; getirilen yeni modelin, sağlık hizmetinin sunumunda
çağdaş tanı ve tedavi araçlarından yararlanmayı engellediği; uygulamada toplumun
sağlığını bozucu, sağlık hizmetindeki kalitenin gelişmesini engelleyici
nitelikte olduğu; içerdiği sınırlayıcı hükümler nedeniyle, sonraki evrelerde
hastalığın tedavisi için yapılacak harcamaların artmasına yol açacağı; sağlık
hizmetinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak düzenlemelerin,
Anayasa'da belirlenen temel ilkelere uygun olmasının zorunlu olduğu; getirilen
düzenlemelerin, kapsamındakilerin sağlık hakkına ulaşmalarını ve bu haktan en
iyi biçimde yararlanmalarını engelleyici, dolayısıyla bireyin ve toplumun
sağlığını olumsuz yönde etkileyici hükümler taşıdığı; tüm bu nedenlerle, kamu
yararı ve hizmet gerekleri yönünden hukuka aykırı olduğu" gerekçesiyle dava
konusu Tebliğ'in yürütülmesinin durdurulmasına karar verildiği anlaşıldığından,
davacı Birliğin, aynı Tebliğ'in yürütülmesinin durdurulması istemi hakkında
yeniden bir karar verilmesine yer bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, davacı Birliğin, 1.7.2006 günlü, 26215 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanan 8 Sıra No'lu Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama
Tebliği'nin yürütülmesinin durdurulması istemi hakkında karar verilmesine yer
olmadığına, 13.10.2006 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
|
Başkan
Mustafa ilhan
DİNÇ |
Uye
Selçuk
HONDU
(X)
|
Uye
Ahmet Hamdi
ÜNLÜ |
Uye
İzge
NAZLIOĞLU |
Uye
Belma
KÖSEBALABAN |
|
|
Üye
Salih
ER |
Üye
Mustafa
KILIÇHAN
(XX) |
Üye
Sadri
BOZKURT |
Üye
Hayrettin
KADIOĞLU |
(X)
KARSI OY :
Yürütmenin durdurulması isteminin; davalı idarenin savunmasının alınmasından ve
sağlık harcamalarına ilişkin "ödeme modeli" yönünden getirilen sistem
değişikliğine dayanak alınan tüm bilgi ve belgelerin ara kararı ile davalı
idareden getirtilmesinden sonra incelenmesi gerektiği görüşüyle çoğunluk
kararına katılmıyorum.
Üye
Selçuk HONDU
(XX) KARSI OY :
Tedavi yardımı sosyal bir yardım türü olup bu yardımın miktarını ve
yöntemini saptama konusunda davalı idarenin Kanunlarla yetkili kılındığında
uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davalı idare, ödenecek tedavi yardımı miktarını ve
yöntemini öngören dava konusu Tebliği çıkarmak suretiyle anılan yetkisini
kullanmıştır. Bu konudaki yargısal denetimin, yetkinin kullanımının ve bu
suretle yapılan düzenlemenin yerinde olup olmadığı ile ilgili değil, hukuka
uygun olup olmadığı ile sınırlı olması gerektiği de tartışmasızdır.
Kararın oluşumunda önemli etkisi bulunan Anayasa hükümlerindeki
ödevler kamu görevlilerine özgü olmayıp toplumun bütünü içindir, idarenin birey
ve toplum sağlığını koruma görevinin yerine getirilmesi toplumun tüm fertlerini
kapsayıcı nitelikte bir kamu görevi ise de, dava konusu uyuşmazlık yalnızca kamu
görevlilerine yapılan tedavi yardımından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu
yardımın, sağlık giderinin tümünü karşılar şekilde yapılmamasının kamu hizmetini
etkileyici ya da engelleyici nitelikte olduğunun kabulü mümkün değildir.
Sağlık yardımında idarenin sağlık giderlerinin tümünü karşılama
şeklinde sürdürdüğü uygulamadan vazgeçtiği, bunun yasal dayanağına da sahip
olduğu dikkate alındığında, davalı idarenin sağlık harcamaları için yapılacak
yardım miktarını belirleyebilirle yetkisini dava konusu Tebliğ'deki modeli
uygulamaya koymak suretiyle kullanmasında açık bir hukuka aykırılık
görülmemiştir.
Uyuşmazlığın incelenmesi, Tebliğ'de belirlenen yardım miktarlarına
girilmeksizin, uygulama modeli değişikliği hususunda yapıldığından ve verilen
karar esasen maddelerin incelenmesine geçilmesine gerek bırakmadığı için, tedavi
yardımı miktar ve usulleri ile ilgili saptamaların hukuka uygun olup olmadığı
konusunda bir görüşe ulaşamamakla birlikte; ödeme modelinin değiştirilmesi
sonucu sağlık giderlerinin ödenmesine kısıtlama getirecek biçimde tedavi yardımı
yapılmasına yol açan bir düzenleme benimsenmesine ilişkin olarak, dava konusu
Tebliğde hukuka aykırı bir yön görmediğimden yürütmenin durdurulması isteğinin
reddi gerekeceği görüşüyle karara katılmıyorum.
Üye
Mustafa KILIÇHAN
T.C.
DANIŞTAY
BEŞİNCİ DAİRE
Esas No : 2006/4184
Davacı ve Yürütmenin
Durdurulmasını İsteyen
:
Ankara Ticaret Odası'nı
Temsilen Sinan Aygün
Vekili____
:
Av. inanç Kara, Ankara Ticaret Odası, 2. Cad., No:5,
Söğütözü/ANKARA
Davalı___
:
Maliye Bakanlığı - ANKARA
İsteğin Özeti
:
Davacı, 1.7.2006 günlü, 26215 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 8 Sıra No'lu
Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama Tebliği'nin iptalini ve yürütülmesinin
durdurulmasını istemektedir.
Danıştay Tetkik Hakimi :
Mehmet Aydın
Düşüncesi_____
:
Dosyanın incelenmesinden, davalı idarece dava konusu
Tebliğ'le getirilen yeni ödeme modeline geçiş nedenlerinin hukuken geçerli somut
bilgi ve belgelerle ortaya konulamadığı; öte yandan, Tebliğ'de yer alan
düzenlemelerin, Anayasa'da ifadesini bulan sağlık hakkına ulaşmayı ve bundan en
iyi biçimde yararlanmayı kısıtlayıcı ve engelleyici; bu nedenle, bireyin ve
toplumun sağlığını bozucu, sunulan sağlık hizmetinin kalitesini olumsuz yönde
etkileyici hükümler içerdiği; bu niteliğiyle, Anayasa'nın 17/1. maddesi ile 56.
maddesinin 1. ve 3. fıkralarında ve 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 2/a.
maddesinde yer alan hükümlere ve ayrıca kamu yararı ile hizmet gereklerine
aykırı olduğu sonucuna ulaşıldığından, 2577 sayılı Yasa'nın 27/2. maddesi
uyarınca anılan Tebliğ'in yürütülmesinin durdurulması gerektiği düşünülmüştür.
Danıştay Savcısı
: Kemal Bilecen
Düşüncesi_____
:
Yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27 nci maddesinde öngörülen koşulların
gerçekleşmediği anlaşıldığından, istemin reddi gerekeceği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Beşinci ve Onbirinci Daireleri'nce 2575 sayılı
Danıştay Kanunu'na 3619 sayılı Kanun'un 10. maddesiyle eklenen Ek-1. madde
gereğince yapılan müşterek toplantıda, davalı idarenin birinci savunması ile,
davacının 1.8.2006 günlü ek dilekçesine karşılık sunduğu 21.9.2006 günlü ek
savunmasının geldiği görülerek işin gereği düşünüldü:
Üyeler Selçuk Hondu ile Mustafa Kılıçhan'ın; "dava konusu edilen Tebliğ'de yer
alan düzenlemelerin niteliği gözönünde bulundurulduğunda; davacının, Ankara
Ticaret Odası'na bağlı işletmeleri ve Oda personelini temsilen, bu Tebliğ
hükümlerinin iptalini istemekte menfaatinin bulunmadığı, bu nedenle, 2577 sayılı
Yasa'nın 15/1-b maddesi uyarınca davanın ehliyet yönünden reddi gerektiği"
yolundaki "karşı oylan" ile; Üye Belma Kösebalaban'ın; "davacının, Ankara
Ticaret Odası personelini temsilen bu davayı açmaya ehliyetinin bulunduğu;
ancak, Oda'ya bağlı işletmeleri temsilen bu davayı açmaya ehliyetinin
bulunmadığı ve davanın sözü edilen işletmelere ilişkin kısmının 2577 sayılı
Yasa'nın 15/1-b maddesi uyarınca ehliyet yönünden reddi gerektiği" yolundaki
"karşı oyu"na ve ayrıca; Üye Selçuk Hondu'nun; "davacının, dava konusu Tebliğ'de
yer alan düzenlemelerin hangi sebeplerle iptalini istediğini ve iptalini
istediği düzenlemelerle menfaat ilişkisini ne şekilde kurduğunu açıkça ortaya
koyamadığı; bu nedenle, 2577 sayılı Yasa'nın 15/1-d maddesi uyarınca dilekçenin
reddine karar verilmesi gerektiği" yolundaki "karşı oyu"na karşılık; çoğunluğun;
"dava konusu Tebliğ'in yollamada bulunduğu, 29.4.2006 günlü, 26153 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanan 6 Sıra No'lu 2006 Yılı Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama
Tebliği'nin 'Kapsam' başlıklı 1.2. maddesinin son fıkrasında yer alan düzenleme
ve 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar
Kanunu'nda yer alan hükümler karşısında, davacının işbu davayı açmakta
menfaatinin ve dolayısıyla ehliyetinin bulunduğu; öte yandan; dava dilekçesi ile
bu dilekçeye ek olarak sunulan dilekçenin 2577 sayılı Yasa'nın 15/1-d maddesine
uygun olduğu" yolundaki oyları ile işin esasının incelenmesine geçildi:
Davacı tarafından iptali ve yürütülmesinin durdurulması istenilen
ve 1.7.2006 günlü, 26215 sayılı Resmi Gazete'te yayımlanarak, 7. maddesi
uyarınca aynı tarihte yürürlüğe giren 8 Sıra No'lu Tedavi Yardımına ilişkin
Uygulama Tebliği'nin incelenmesinden; bu Tebliğ'in, daha önce 29.4.2006 günlü,
26153 sayılı Resmi Gazete'te yayımlanan (ve hak sahiplerinin, sağlık kurum ve
kuruluşlarında yapılan tedavilerine ilişkin olarak faturalama ve ödeme
işlemlerinin ne şekilde yapılacağına ilişkin açıklamaları içeren) 6 Sıra No'lu
2006 Yılı Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama Tebliği ile bağlantılı olarak,
"ayakta yapılan tedavilerde faturalama ve ödeme işlemleri" yönünden
yeni düzenlemeler getirdiği ve Tebliğ'de, bu düzenlemelerin; "sağlık
harcamalarına yönelik olarak kaynakların tasarruflu ve etkin kullanımını
sağlamak, sağlık kurum ve kuruluşlarının faturalama işlemlerini, geri ödeme
kurumlarının ise fatura inceleme ve ödeme işlemlerini kolaylaştırabilmek"
amacıyla yapıldığının belirtildiği görülmektedir.
Anılan Tebliğ hükümleri incelendiğinde; 1.7.2006 tarihinden itibaren ayaktan
başvuran hastalara verilen sağlık hizmetlerinin karşılığının, Maliye Bakanlığı
tarafından çıkarılan bu Tebliğ ile getirilen esas ve usullere göre
faturalandırılmaya başlandığı; bu şekilde, ayaktan başvuran hastalar için "vaka
başına (başvuru başı) ödeme modeli" adı verilen yeni bir uygulamaya geçildiği;
diğer ayaktan tedavi uygulamalanna göre maliyet farklılığı gösteren kimi ayaktan
sağlık hizmetlerinin bu modelin kapsamı dışında tutulduğu; Tebliğ ekinde yer
alan listelere yollamada bulunmak suretiyle, vaka başı ödeme modeli çerçevesinde
fiyatlandırma ve ödeme ile ilgili esaslarla, uygulamaya ilişkin esaslara yer
verildiği; faturaların nasıl düzenleneceğinin ayrıntılı bir biçimde kurala
bağlandığı; fizik tedavi işlemleri ile ilgili olarak 6 Sıra No'lu Tebliğ'e kimi
eklemeler yapıldığı görülmektedir.
Tebliğ'in "Yürürlükten Kaldırılan Hükümler" başlığını taşıyan 5.
maddesinde; ayaktan başvuran hastalar için; 6 Sıra No'lu Tedavi Yardımına
İlişkin Uygulama Tebliği'nde yer alan ve işbu davaya konu 8 Sıra No'lu Tebliğ'de
geçen esaslara aykırı olan hükümlerin yürürlükten kaldırıldığı, buna karşılık,
diğer hükümlerin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlanmak suretiyle,
ayaktan başvuran hastalar için daha önce 6 Sıra No'lu Tebliğ'de getirilen
düzenlemelerde geniş kapsamlı değişikliklere gidilmiştir.
178 sayılı, Maliye Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname'nin, Maliye Bakanlığı'nın ana hizmet birimlerinden biri
olan Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü'nün görevlerinin sayıldığı 10.
maddesinin (f) bendinde; "Kamu harcamalarında tasarruf sağlanması, tutarlı,
dengeli ve etkili bir bütçe politikasının yürütülmesi amacıyla kamu istihdam
politikası ve giderlerle ilgili kanun, tüzük, kararname ve yönetmeliklerin
uygulanmasını düzenlemek, standartları tespit etmek ve sınırlamalar koymak; bu
hususlarda tüm kamu kurum ve kuruluşları için uyulması zorunlu düzenlemeleri
yapmak ve tedbirleri almak"; (i) bendinde ise; "Yürürlükte bulunan mevzuatın
mali hükümlerinin uygulanmasını yönlendirmek, bu konuda ortaya çıkacak her türlü
meseleyi çözmek, tereddütleri gidermek" hükümlerine yer verilmiş; aynı Kanun
Hükmünde Kararname'nin 39. maddesinde de, Bakanlığın, kanunla yerine getirmekle
yükümlü olduğu hizmetleri tüzük, yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer idari
metinlerle düzenlemekle görevli ve yetkili olduğu hükme bağlanmıştır.
21.9.2004 günlü, 25590 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5234 sayılı, Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 1/f
maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 209. maddesinin sonuna
eklenen fıkrada "Tedavi kurum ve kuruluşlarında yapılan tedavilere (diş
tedavileri dahil) ilişkin ücretlerle sağlık kurumlarınca verilen raporlar
üzerine kullanılması gerekli görülen ortez, protez ve diğer iyileştirme araç
bedellerinin kurumlarınca ödenecek kısmı ve buna ilişkin esas ve usuller Sağlık
Bakanlığı'nın görüşü alınmak suretiyle Maliye Bakanlığı'nca tespit edilir."
hükmü yer almıştır.
Yine, 5234 sayılı Yasa'nın 10/a maddesi ile, 178 sayılı, Maliye Bakanlığı'nın
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 10. maddesine
eklenen (p) bendinde ise; "Devlet memurları ve diğer kamu görevlileri ile
bunların emekli, dul ve yetimlerinin (bakmakla yükümlü oldukları aile
fertleri dahil) tedavi kurum ve kuruluşlarında yapılan tedavilerine (diş
tedavileri dahil) ilişkin ücretlerle sağlık kurumlarınca verilen raporlar
üzerine kullanılması gerekli görülen ortez, protez ve diğer iyileştirme araç
bedellerinin kurumlarınca ödenecek kısmını ve bu konuya ilişkin esas ve usulleri
Sağlık Bakanlığı'nın görüşünü almak suretiyle tespit etmek." hükmüne yer
verilerek, 5234 sayılı Yasa ile 657 sayılı Yasa'nın 209. maddesine eklenmiş olan
fıkra hükmüne koşut bir düzenleme getirilmiş; söz konusu fıkra ve bent
hükümleri, 5234 sayılı Yasa'nın 34. maddesi uyarınca yayımı tarihinde yürürlüğe
girmiştir.
Daha sonra, 27.4.2005 günlü, 25798 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan 5335 sayılı, Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun'un 28/r. maddesi ile; 5234 sayılı Yasa ile 178 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname'nin 10. maddesine eklenen (r) bendine yapılan ekleme
sonucunda, Maliye Bakanlığı'na, Sağlık Bakanlığı'nın da görüşünü almak
suretiyle, ayaktan tedavi ile ilgili ilaç kullanımında, gerektiğinde ilaçların
eşdeğerlikleri dikkate alınarak tespit edilecek her türlü referans fiyatlar
üzerinden bedellerinin ödenmesini, bedeli ödenecek ve ödenmeyecek ilaçlar ile
ilaçların reçetelenmesine ilişkin kuralları tespit etmek görevi de verilmiştir.
Böylece, sözü edilen yasa hükümleri ile Maliye Bakanlığı'na,
yukarıda belirtilen hususlarla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı'nın da görüşünü
almak suretiyle "düzenleme yapma yetkisi" tanınmıştır.
Öte yandan, yukarıda anılan düzenlemeler yapılırken görüşü alınması
öngörülen Sağlık Bakanlığı'nın teşkilat ve görevlerini düzenleyen 181 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname'nin "Amaç" başlıklı 1. maddesinde, "Bu Kanun Hükmünde
Kararname'nin amacı, herkesin hayatının beden ve ruh sağlığı içinde devamını
sağlamak, ülkenin sağlık şartlarını düzeltmek, fertlerin ve cemiyetin sağlığına
zarar veren amillerle mücadele etmek ve halka sağlık hizmetlerini ulaştırmak,
sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermelerini temin etmek için
Sağlık Bakanlığı'nın kurulmasına, teşkilat ve görevlerine ilişkin esasları
düzenlemektir." hükmüne yer verilmiş; "Görev" başlıklı 2. maddesinin (a)
bendinde ise; herkesin hayatını bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam iyilik
hali içinde sürdürmesini sağlamak için fert ve toplum sağlığını korumak ve bu
amaçla ülkeyi kapsayan plan ve programlar yapmak, uygulamak ve uygulatmak, her
türlü tedbiri almak, gerekli teşkilatı kurmak ve kurdurmak görevi Sağlık
Bakanlığı'na verilmiştir.
Dava dosyasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden, davacı tarafından;
"dava konusu Tebliğ hükümlerinin, vatandaşın, Devletin koruması altında bulunan
sağlık hakkını tasarruf amacıyla yasal yollardan sınırladığının; Tebliğ
hükümleri ile vatandaşın sağlık hizmetine ulaşma, sağlık hizmetini zamanında ve
gerektiği kadar alma hakkının ortadan kaldırıldığının; davalı idarece, Tebliğ'in
düzenleme amacının kaynakların tasarruflu ve etkin bir biçimde kullanımını
sağlamak olduğu belirtilmiş ise de, bu düzenlemenin, hastaların tedavisinin
gecikmesine, yersiz zaman kaybına, ciddi ve geri dönüşü olmayan sağlık
zararlarına yol açacağının; sağlık harcamalarındaki gerçek giderlerin, aslında
ilaç harcamalarını kapsadığının, Tebliğ'le getirilen düzenlemeyle ise, ilaç
harcamalarıyla ilgili olarak değil, sağlıkta hizmet harcamalarında kısıtlamaya
gidildiğinin; bu Tebliğ'le sağlık harcamalarında tasarruf yapılamayacağı gibi,
doğru teşhisten yoksun olacağı için, mükerrer reçetelerle ilaç giderlerinin de
artacağının; Tebliğ'in amacı ile ülke gerçeklerinin bağdaşmadığının; getirilen
düzenlemelerle, doktorların yeterince tahlil yaptırmadan tanıya gideceklerinin,
yanlış tanı ve tedavilerin ise sorunu daha da büyüteceğinin; bu Tebliğ'le
vatandaşın nitelikli tedavi şansından yoksun bırakıldığının; Tebliğ'in,
sonuçları bakımından da hukuka aykırı bulunduğunun, çünkü, doktorların tedavi
yöntemlerini sınırlayıcı nitelikte ve bilimsel gerçeklikten uzak olduğunun;
uygulama sonucunda sağlık harcamalarının düşmeyeceğinin, aksine, artacağının;
ayrıca Tebliğ'in, özel sağlık sektöründe işsizliğe de yol açacağının ileri
sürüldüğü; davalı idarenin savunma dilekçelerinde ise; 5234 ve 5335
sayılı yasalarla getirilen hükümler sonucunda, konuyla ilgili düzenleme yapma
yetkisinin yasal dayanağa kavuşturulduğu; dava konusu Tebliğ ile ayaktan
başvuran hastalar için "vaka başına (başvuru başı) ödeme modeli" adı verilen
yeni bir uygulamanın başlatıldığı; bu uygulamanın bir benzerinin 2005 yılının
başından itibaren cerrahi işlem yapılan yatan hastalara yönelik olan "tanıya
dayalı paket fiyat" uygulaması olduğu; son getirilen model ile, tanıya dayalı
paket ödeme uygulamalarıyla, bu zamana kadar kullanılan "hizmet başı ödeme"
modelinin karma bir şekilde uygulanmaya başlandığı; sağlık alanında
kullanılmakta olan ödeme modellerinin hiçbirisinin mükemmel olmadığı; ancak, en
sorunlu olan modelin "hizmet başı ödeme" modeli olduğu; yapılan çalışmalarda
hastanelere başvuran ayaktan hastaların maliyetlerinin birbirine benzediğinin
tespit edildiği; ayaktan da olsa tedavi maliyetleri farklılık gösterecek
hastaların, uygulamanın kapsamı dışında bırakıldığı; yeni uygulamanın, sağlık
kurumlarının faturalama işlemleri, geri ödeme kurumlarının ise fatura inceleme
ve ödeme işlemleri açısından büyük kolaylıklar getirdiği; uygulama ile,
hekimlerin hastalarının tedavileri sırasında yapacakları işlemlerle ilgili bir
kısıtlama getirilmediği; hekimlere, tıbbi gereklilik dışında tetkik istenmemesi
mesajı verildiği; uygulamanın, sağlık hizmetinin sunumunda teşhis ve tedavi
araçlarının hekimler tarafından kullanılmasını engelleyecek hiçbir hususu
içermediği; eskiden kullanılan hizmet başına ödeme sisteminin, sağlık bakım
hizmetlerindeki tüm finansal yükün geri ödeme kurumlan tarafından üstlenilmesine
yol açtığı; verilen her hizmetin ödenmesinin, sağlık kurumlarının verimli
olmalarını teşvik etmediği; dava konusu Tebliğ'in, Anayasa'nın 56. maddesi ile
teminat altına alınmış olan sağlıklı yaşama hakkının geri alınması veya
vatandaşın ölüme terkedilmesi gibi, sosyal ve hukuk devleti anlayışı ile
bağdaşmayan düzenlemeleri öngörmediği; bu modele, sadece bir ödeme modeli olarak
bakılması ve bu şekilde değerlendirilmesi gerektiği; ülkemizde sağlığa ayrılan
ve zaten kısıtlı olan kaynakların mevcut durum itibariyle arttırılmasının mümkün
olmadığı, bu nedenle, toplum ve insan sağlığı ile insan yaşamından ödün
vermeksizin, varolan bütçe kaynaklarının rasyonel kullanılmasını sağlamak ve bu
kaynaklardan optimum düzeyde yararlanarak, "fayda ve maliyet/etkililik" ilkesi
çerçevesinde her vatandaşa eşit düzeyde, hakkaniyetli, ulaşılabilir ve etkin bir
sağlık hizmeti sunmanın önemli olduğu hususlarına yer verildiği görülmektedir.
Anayasa'nın 128. maddesinin 2. fıkrasında, "Memurların ve diğer
kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir,
"hükmüne yer verilmiş olup; dava konusu Tebliğ'in dayanağını oluşturan
düzenlemeler 5234 ve 5335 sayılı yasalarla gerçekleştirilmiştir.
Anayasa'nın 17. maddesinin 1. fıkrasında; herkesin, yaşama, maddi
ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu hükme bağlanmış;
56. maddesinin 1. fıkrasında "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama
hakkında sahiptir."; 3. fıkrasında da, "Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi
artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden
planlayıp hizmet vermesini düzenler." hükmüne yer verilmiş; böylece, 56. madde
ile söz konusu 17. madde hükmü tamamlanarak, Devlet; herkesin hayatını, beden ve
ruh sağlığı içerisinde sürdürmesini sağlamakla görevlendirilmiştir.
Anayasa'nın 65. maddesinde ise, devletin sosyal ve ekonomik
alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını
gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği
öngörülmüştür. Böylece, Anayasa'nın 56. maddesiyle bireylere tanınan "hayatını,
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürme hakkf'nın sağlanması için
gerçekleştirilecek düzenlemeler bakımından Devlet görevlendirilmekte, 65. madde
ile de bu göreve kimi sınırlamalar getirilmektedir. Ancak, 56. madde ile tanınan
hak, Anayasa'nın 17. maddesinde düzenlenen "yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma hakları" ile bağlantılı olup; Devletin, ekonomik ve sosyal alandaki
görevlerini yerine getirirken yapacağı düzenlemelerde yaşama hakkını ortadan
kaldıran, tehlikeye düşüren ya da kısıtlayan kurallar getiremeyeceği açıktır.
Kuşkusuz, davalı idare; yukarıda sözü edilen yasal düzenlemelerle kendisine
tanınan takdir yetkisi çerçevesinde ve 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile
sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesiyle görevlendirilen Sağlık Bakanlığı'nın
görüşünü de almak suretiyle, Anayasa'nın 56. maddesinde bir "hak" olarak
düzenlenen sağlık hizmetinin yürütülmesiyle ilgili olarak kimi düzenlemeler
yapabilir. Davalı idarenin bu yetkisinin, dava konusu olayda da olduğu gibi,
sağlık hizmetinin sunumu sırasında hangi ödeme modelinin benimseneceğini ve bu
modelin uygulama yöntemlerini belirlemeyi de kapsadığı tartışmasızdır.
Bununla birlikte, anılan hususlarla ilgili olarak davalı idareye
tanınmış olan takdir yetkisinin, idare hukuku ilkelerine ve Danıştay
içtihatlarına göre, kamu yararı ve hizmet gerekleri ile sınırlı ve bu yönlerden
yargısal denetime tabi olduğunda kuşkuya yer bulunmamaktadır.
Dava konusu olayda; sağlık hizmetinin sunumu ile ilgili olarak,
bugüne dek uygulanan karmaşık ve dağınık finansman ile ödeme modellerinin,
sağlıkta artan hakkaniyet ve erişimin finansal yükünün karşılanmasını
güçleştirdiğinden bahisle, daha önce ülkemizde uygulanan "hizmet başı ödeme"
modeli yerine, "vaka başına (başvuru başı) ödeme" modelini seçme ve bu modeli
uygulama yönünde takdir yetkisini kullanan ve buna uygun düzenlemeler yapan
idarenin; neden bu modeli tercih ettiğini somut ve hukuken geçerli bilgi ve
belgelerle ortaya koyması ve sağlık harcamalarında tasarrufun ve bu harcamalara
ilişkin faturalama işlemleri ile faturaları inceleme ve ödeme işlemlerini
kolaylaştırmanın yanında, yeni ödeme modelinin kamu yararı ve hizmet gereklerine
uygun olduğu hususunda da haklı nedenlere dayanması zorunludur.
Oysa, gerek dava konusu Tebliğ hükümleri, gerekse davalı idarenin
davacının bu Tebliğ'e yönelik iddialarını karşılamaktan uzak savunması
incelendiğinde; idarenin, böyle bir ödeme modeline geçiş nedenlerini, sağlık
harcamalarında tasarrufu sağlama ve faturalama işlemleri ile bu faturaları
inceleme ve ödeme işlemlerini kolaylaştırma amacı dışında açık ve net bir
biçimde ortaya koyamadığı; Tebliğ'de öngörülen belirlemelerin ne şekilde
oluşturulduğunun; bu belirlemeler yapılırken hangi ölçütlerin esas alındığının
davalı idarece açıklığa kavuşturulmadığı görülmektedir.
İdarenin savunması incelendiğinde, getirilen düzenlemenin asıl
nedeninin, sağlık harcamalarının denetimini ve böylece bu harcamalarda tasarrufu
sağlamak olduğu; buna karşılık, sağlık hizmetinin, tıp biliminin gerekli ve
zorunlu kıldığı biçimde yerine getirilmesi amacının davalı idarece gözardı
edildiği anlaşılmaktadır.
Dava konusu Tebliğ ile getirilen ve "vaka başına (başvuru başı) ödeme modeli"
olarak adlandırılan bu model; sağlık kurum veya kuruluşuna başvuran hastanın
hastalığını ve bu hastalığın tanı ve tedavisi için yapılan iş ve işlemleri
dikkate almaksızın, baştan belirlenen bir tutarın ödenmesini amaçlamakta; henüz
bir hastalık tanısı dahi konulmamışken, vaka başına fiyat saptanmasını
öngörmektedir. Öte yandan, Tebliğ, hastanın ilk başvurusundan sonraki 10 gün
içinde aynı sağlık kurumunda aynı dala başvurması durumunda ikinci bir ödeme
yapılmayacağını da kurala bağlayarak, kendisine verilen tedavi ile bu sürede
iyileşmeyen hastanın ya bu süreyi geçirmesine, ya da tedaviden kaçınmasına da
yol açabilecektir. Belirtilen tüm bu nedenlerle, dava konusu Tebliğle getirilen
yeni modelin, sağlık hizmetinin sunumunda çağdaş tanı ve tedavi araçlarından
yararlanmayı engellediği; böylece uygulamada bireyin ve toplumun sağlığını
bozucu, sağlık hizmetindeki kalitenin gelişmesini engelleyici ve tedavinin
engellenmesi veya gecikmesi nedeniyle daha sonra ortaya çıkabilecek
hastalıkların tedavi edilmesi gerekliliğinden dolayı, geri ödeme kuruluşlarının
maliyetini daha da arttırıcı etkiler yaratacağı sonucuna ulaşılmaktadır.
Maliye Bakanlığı tarafından dava konusu Tebliğ'de getirilen
sınırlamalar nedeniyle hastaların erken evrede tanı ve tedavi edilebilecek
hastalıklarının tanı ve tedavisinin önlenmesi ya da gecikmesi sonucunda,
hastalığın tedavisi için daha sonra yapılacak harcamanın çok daha yüksek
boyutlara ulaşabilecek olmasının, 2006 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Genel
Gerekçesi'nde ulaşılması öngörülen hedeflerden biri olarak belirlenen "kamu
kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde kullanılmasını temin
etmek" hedefiyle bağdaşmadığını da özellikle vurgulamak gerekir.
Davalı idarece, ödeme modelleri ile ilgili olarak, "hiçbir ödeme
modelinin sorunsuz olmadığı, ancak en sorunlu olan modelin hizmet başı ödeme
modeli olduğu" ileri sürülmekte ise de; savunmada yer alan ve ödeme modellerinin
karşılaştırılmasına ilişkin bulunan tabloda, "Vaka Başına Ödeme" modelinin
hizmet kalitesinin "fena değil", idaresinin ise "güç" olarak gösterildiği,
sadece maliyet kontrolü açısından "iyi" olarak değerlendirildiği; buna karşılık,
maliyet kontrolü "çok zayıf, idaresi ise "çok güç" olarak gösterilen "Fatura
Bedelinin Ödenmesi" modelinin hizmet kalitesinin "çok iyi" olduğunun davalı
idarece de kabul edildiği görülmektedir.
Sağlık hizmetinin yerine getirilmesinde, bu hizmetin özelliği ve
insan yaşamının önemi nedeniyle, hizmetin kalitesi ön planda yer alır. Bu
nedenle, salt sağlık harcamalarında tasarruf sağlamak ve denetim noksanlığını
gidermek amacıyla ve yeni getirilen sistemin, bugüne dek uygulanan sisteme göre
üstünlükleri somut ve hukuken geçerli bilgi ve belgelerle ortaya konulmadan,
sağlık hizmetinin tıp biliminin öngördüğü biçimde yerine getirilmesini
engelleyecek nitelikte düzenleme yapılması, kamu yararı ve hizmet gerekleri ile
bağdaştırılamaz.
Anayasa'nın 56. maddesinin 4. fıkrasında, Devlete, bu madde ile verilen
görevlerini yerine getirirken, kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal
kurumlarını "denetleme" yetkisinin de verildiği gözönünde bulundurulduğunda;
harcamalardaki savurganlık ve denetimdeki yetersizlikle mücadelenin, sağlık
hizmetinin "çok iyi" kalitede yerine getirildiği bir ödeme modelinden
vazgeçilerek, hizmet kalitesinin "fena değil" biçiminde nitelendirildiği bir
ödeme modeli uygulamaya konulmak suretiyle gerçekleştirilmesi, İdare Hukuku'nun
önemli ilkelerinden biri olan "kamu hizmetinin en iyi biçimde yerine
getirilmesi" ilkesine uygun düşmemektedir.
Bu nedenle, davalı idarece, mevcut sistemde sağlık harcamalarında
tasarrufu da sağlamaya yönelik olarak denetimin etkinleştirilmesi yoluna
gidilmeden, Anayasa ile sağlanan sosyal güvenlik çatısı altında sağlık
hizmetinden yararlananların ve bir ölçüde, bu hizmeti sunanların da aleyhine
olacak şekilde değişiklikler getirilmesi, şu an için halen bir "kamu hizmeti"
olarak yürütülen sağlık hizmetinin, "idare tarafından kamu hizmeti olarak
sunulması" ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.
Hastalıklar, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de bireyleri ve
toplumları tehdit eden risklerin en önemlilerinden biridir. Anayasa'da sosyal
bir hak olarak düzenlenen sağlık hakkı, toplumun ve bireylerin sağlık açısından
güvenliğinin sağlanmasını ifade eder. Bu niteliğinden ötürü sağlık hakkı,
günümüzde sosyal devlet ilkesinin bir unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu
nedenle sosyal devlet, bütün vatandaşlarını çeşitli risklere karşı korumak ve bu
amaç için gerekli düzenlemeleri yapmakla yükümlüdür.
Bu itibarla, sağlık hizmetinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak
yapılacak düzenlemelerin, Anayasa'da belirlenen temel ilkelere uygun olması
zorunludur.
Anayasa'nın 65. maddesinde yer verilen, Devletin, Anayasa ile
belirlenen görevlerini mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine
getireceği yolundaki hüküm, en önemli sosyal haklardan biri olan ve doğrudan
insan yaşamını ilgilendiren sağlık hakkına ulaşılmasına ve bu haktan en iyi
biçimde yararlanılmasına engel oluşturacak biçimde yorumlanmamalı ve dava konusu
düzenlemede olduğu gibi, hakkın özünü zedelememelidir.
Oysa, yukarıda yapılan açıklamalar ve saptamalarda da belirtildiği
üzere, dava konusu Tebliğ, düzenlenme nedenleri davalı idarece hukuken geçerli
somut bilgi ve belgelerle ortaya konulmaksızın, bu Tebliğ kapsamındakilerin
Anayasa'da da ifadesini bulan sağlık hakkına ulaşmalarını ve bu haktan en iyi
biçimde yararlanmalarını kısıtlayıcı ve engelleyici, dolayısıyla bireyin ve
toplumun sağlığını olumsuz yönde etkileyecek düzenlemeleri içermesi nedeniyle,
kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden hukuka aykırı bulunmaktadır.
Öte yandan, özellikle son birkaç yılda, sağlık hizmetinin yerine getirilmesiyle
ilgili olarak davalı idarece çıkarılan ve birçoğu idari yargı mercilerinde dava
konusu edilen düzenleyici nitelikteki işlemlerin içerikleri gözönünde
bulundurulduğunda; davalı idarece, bu düzenlemelerin gerçekleştirilmesi
sırasında yeterli ve gerekli inceleme ve araştırmaların yapılmaması ve ayrıca,
düzenlenen hususlarla ilgili kurum ve kuruluşlarla eşgüdüm sağlanmaması
nedeniyle; getirilen yeni düzenlemelerde de kısa aralıklarla ve ardı
ardına değişiklikler yapılması yolunda gidildiği gözlenmekte; ayrıca, davalı
idarenin, bu düzenlemeleri yaparken önceliği, bir "kamu hizmeti" olan sağlık
hizmetinin "nitelikli" bir biçimde sunulması koşullarının sağlanmasına değil,
"sağlık hizmetiyle ilgili harcamalardan tasarruf edilmesini" sağlayıcı
yöntemlerin uygulanmasına verdiği görülmektedir.
Davalı idarenin ortaya koyduğu bu tutumun, Sağlık Bakanlığı'na 181
sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile verilmiş olan, herkesin hayatını bedenen,
ruhen ve sosyal bakımdan tam iyilik hali içinde sürdürmesini sağlamak için birey
ve toplum sağlığını korumak ve bu amaçla gerekli uygulamaları gerçekleştirmek
görevinin yerine getirilmesini de olumsuz yönde etkilediği gözden uzak
tutulmamalıdır.
Davalı idarenin, son zamanlarda sağlık harcamalarında tasarrufa
gidilmesi amacına yönelik olarak yürürlüğe konulan ve istikrarlı bir biçimde
sürdürülen bu uygulamalarının, Anayasa'nın "Cumhuriyetin nitelikleri" başlığını
taşıyan 2. maddesinde yer alan "sosyal devlet ilkesi"nden giderek
uzaklaşıldığnın bir göstergesi olduğunu da ayrıca vurgulamak gerekir.
Açıklanan nedenlerle, olayda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 4001
sayılı Yasa ile değişik 27. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşulların
gerçekleşmiş bulunduğu gözönünde tutularak, 1.7.2006 günlü, 26215 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanan 8 Sıra No'lu Tedavi Yardımına ilişkin Uygulama Tebliği'nin
yürütülmesinin durdurulmasına, 13.10.2006 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
|
Başkan
Mustafa İlhan
DİNÇ |
Uye
Selçuk
HONDU
(X) |
Uye
Ahmet Hamdi
ÜNLÜ |
Uye
İzge
NAZLIOĞLU |
Üye
Belma
KÖSEBALABAN |
|
Uye
Salih
ER |
Üye
Mustafa
KILIÇHAN
(XX) |
Üye
Sadri
BOZKURT |
Üye
Hayrettin
KADIOĞLU |
(X) KARSI OY
Yürütmenin durdurulması isteminin; sağlık harcamalarına ilişkin
"ödeme modeli" yönünden dava konusu Tebliğ ile getirilen sistem değişikliğine
dayanak alınan tüm bilgi ve belgelerin ara kararı ile davalı idareden
getirtilmesinden sonra incelenmesi gerektiği görüşüyle, anılan Tebliğin
yürütülmesinin durdurulması yolundaki çoğunluk kararına katılmıyorum,
Üye
Selçuk HONDU
(XX) KARSI OY :
Dava konusu Tebliğ, kamu görevlileri ile bunların emeklileri ve
bakmakla yükümlü oldukları kimselere Devlet tarafından yapılacak sağlık yardımı
ile ilgilidir. Davacı ise Ankara Ticaret Odası Başkanlığı olup davayı Odaya üye
sağlık hizmeti veren ticari işletmeler, bireysel meslek sahipleri ve yine Oda
üyesi kişiler, kurumlar, kuruluşlar ile Odada görevli personel adına açtığı
varsayılmıştır. Davacı Oda, kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur.
Odaya kayıtlı sağlık hizmeti veren kişi, kurum, kuruluş ve
işletmelerin, dava konusu Tebliğ ile doğrudan bir menfaat ilişkisi yoktur. Zira
bu Tebliğe göre sağlık yardımından yararlanacak kişiler kapsamında değillerdir.
Bu ticari kişilerin faaliyetleri sebebiyle, Devletin sağlık yardımı yapacağı
kişilerin muayene ve tedavilerini yapmaları sebebiyle elde edecekleri gelirle
paralel doğrultuda dolaylı bir menfaatleri bulunmakta ise de, bu menfaat de her
biri yönünden karşılıklı zıtlık içeren bir nitelik arz etmektedir. Bir özel
hastanenin daha fazla tercih edilmesinin diğer bir özel hastanenin aleyhine
olacağı gibi ... O halde, Oda üyesi özel sağlık kuruluşlarının ortak
menfaatinden söz edilemeyeceği için onlar adına Ticaret Odası Başkanlığının dava
ehliyeti bulunmamaktadır.
Oda üyesi ticarethanelerin personeli ile Odanın personeli de kamu
görevlisi olmadıkları için davaya konu tebliğ ile çalışanların da doğrudan
ilgisi yoktur. Tebliğin yollamada bulunduğu 6 sıra nolu Tebliğin 1.2. maddesinin
son fıkrasında yer alan "diğer sosyal güvenlik kurumları ile sağlık hizmeti
sunan kuruluşlar arasında hizmet satın alınmasına yönelik protokolün yürürlüğe
konulması" hali gerçekleştiğinde sigortaya tabi çalışanların menfaati
etkilenebileceğinden, burada da davacı Oda başkanlığı yönünden doğrudan ve
güncel menfaat ihlalinin sözkonusu olmadığı görülmektedir.
Sonuç itibariyle, davacı Ankara Ticaret Odası Başkanlığının bu
davada taraf ehliyeti bulunmamakta olup davanın ehliyet yönünden reddi gerekir.
İşin esasına gelince;
Tedavi yardımı sosyal bir yardım türü olup bu yardımın miktarını ve
yöntemini saptama konusunda davalı idarenin Kanunlarla yetkili kılındığında
uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davalı idare, ödenecek tedavi yardımı miktarını ve
yöntemini öngören dava konusu Tebliği çıkarmak suretiyle anılan yetkisini
kullanmıştır. Bu konudaki yargısal denetimin, yetkinin kullanımının ve bu
suretle yapılan düzenlemenin yerinde olup olmadığı ile ilgili değil, hukuka
uygun olup olmadığı ile sınırlı olması gerektiği de tartışmasızdır.
Kararın oluşumunda önemli etkisi bulunan Anayasa hükümlerindeki
ödevler kamu görevlilerine özgü olmayıp toplumun bütünü içindir, idarenin birey
ve toplum sağlığını koruma görevinin yerine getirilmesi toplumun tüm fertlerini
kapsayıcı nitelikte bir kamu görevi ise de, dava konusu uyuşmazlık yalnızca kamu
görevlilerine yapılan tedavi yardımından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu
yardımın, sağlık giderinin tümünü karşılar şekilde yapılmamasının kamu hizmetini
etkileyici ya da engelleyici nitelikte olduğunun kabulü mümkün değildir.
Sağlık yardımında idarenin sağlık giderlerinin tümünü karşılama
şeklinde sürdürdüğü uygulamadan vazgeçtiği, bunun yasal dayanağına da sahip
olduğu dikkate alındığında, davalı idarenin sağlık harcamaları için yapılacak
yardım miktarını belirleyebilme yetkisini dava konusu Tebliğ'deki modeli
uygulamaya koymak suretiyle kullanmasında açık bir hukuka aykırılık
görülmemiştir.
Uyuşmazlığın incelenmesi, Tebliğ'de belirlenen yardım miktarlarına
girilmeksizin, uygulama modeli değişikliği hususunda yapıldığından ve verilen
karar esasen maddelerin incelenmesine geçilmesine gerek bırakmadığı için, tedavi
yardımı miktar ve usulleri ile ilgili saptamaların hukuka uygun olup olmadığı
konusunda bir görüşe ulaşamamakla birlikte; ödeme modelinin değiştirilmesi
sonucu sağlık giderlerinin ödenmesine kısıtlama getirecek biçimde tedavi yardımı
yapılmasına yol açan bir düzenleme benimsenmesine ilişkin olarak, dava konusu
Tebliğde hukuka aykırı bir yön görmediğimden yürütmenin durdurulması isteğinin
reddi gerekeceği görüşüyle karara katılmıyorum.
Üye
Mustafa KILIÇHAN
Bu içerik 1495 defa okunmuştur. |