altBaşbakan Recep Tayip Erdoğan’ın Konya’da yaptığı konuşmada ‘Şehir Hastaneleri Projesi’ni yeniden gündeme getirmesinin ardından TTB Merkez Konseyi konu ile ilgili basın toplantısı düzenledi.

 

20 Aralık 2012 tarihinde TTB’nde düzenlenen basın toplantısına, TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri Dr. Bayazıt İlhan, TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. İsmail Buca ve TTB Avukatı Özgür Erbaş katıldı.

Basın toplantısında yapılan açıklamalarda, TTB’nin söz konusu projeye karşı kamu yararını gözeterek ve toplum sağlığını korumak üzere açtığı davada yargının; ‘yarattığı kamu zararı’ nedeniyle yürütmeyi durdurma kararı verdiği anımsatıldı ve Başbakan’ın “bir kelime yüzünden engelleme” olarak yorumladığı Danıştay kararlarında, ihaleyi alan şirketlere mevcut hastanelerin ticari amaçla kullanılmak üzere verilmesinin temel hukuka aykırılık olarak değerlendirildiği belirtildi.

Açıklamada şöyle denildi: “Türk Tabipleri Birliği yeni, modern hastaneler yapılmasına karşı değildir. Bizim istediğimiz bilimin gereklerine uygun biçimde, kente ve çevreye saygılı, kamu yararı gözetilecek biçimde ve mevcut hastaneler korunarak yeni yatırımların yapılmasıdır. Tüm bunların tersine uygulamalara karşı çıkmamız ‘ayak bağı’ olmaya çalışmamızdan değil, insanlığımızın, hekimliğimizin, kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü olmamızın, kamu yararını gözetiyor olmamızın gereğidir.”

 

Basın Açıklaması
20 Aralık 2012

Şehir Efsanesine Dönen Şehir Hastaneleri Çok Yüklü Kamu Zararına Neden Oluyor

Şehir Hastaneleri konusu Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın Konya’da yaptığı konuşma ile gündeme tekrar taşınmıştır. Gündeme taşınma biçimini teşkil eden “kuvvetler ayrılığı” kavramı, olmalı mıdır, Türkiye’de var mıdır, demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede Başbakan yargıyı kendine ayak bağı olarak görebilir mi başlıkları üzerinden kamuoyunda ve siyasetçiler arasında tartışılmaktadır. Biz bu tartışmaların ötesinde Şehir Hastaneleri hakkındaki gerçekleri yurttaşlarımızın dikkatine sunmakta büyük yarar görmekteyiz. Zira bunun gerek Başbakan gerekse Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmadığını, konunun “vitrin” tarafıyla kamuoyu yaratılmaya çalışıldığını tespit etmekteyiz.

Çok çarpıcı bir durumdur, bu süreçte şimdiye kadar 13 ihale yapılmıştır, ödenecek paralar, şirketlerle yapılan sözleşmelerin esaslı unsurları hiçbir biçimde kamuoyuyla paylaşılmamakta, sürecin can alıcı yönleri kamuoyundan gizlenmektedir. Bunun da ötesinde kimi zaman gerçeği yansıtmayan açıklamalar yapılmaktadır. Türk Tabipleri Birliği de bu bilgilere ancak açtığı davalarda gelen belgeler aracılığıyla ulaşabilmektedir.

Sağlık Bakanlığı’nın bugüne kadar yaptığı 13 ihale ile belirlenebildiği kadarıyla önümüzdeki 25 yıl için 50 Milyar TL’nin üzerinde bir kamu borcu oluşmuştur. Verilerine ulaştığımız sekiz ihalede bugünün rakamlarıyla yaklaşık 3 milyar 880 milyon TL sabit yatırım öngörülmekte, buna karşılık sadece “kira” adı altında 25 yılda ihaleyi alan şirketlere yaklaşık 26 milyar 500 milyon TL  sabit yatırım bedelinin üzerinde fazladan paralar ödeneceği görülmektedir! Yapılan yatırımın sekiz katı sadece “kira” ödemesinden söz ediyoruz. Bir fikir vermesi bakımından çok yeni bir ihaleyi hatırlamakta yarar var. İki boğaz köprüsü ve tüm otoyolları kapsayan bir özelleştirme için elde edilecek gelir 5 milyar 720 milyon dolardır. Sadece sekiz ihalenin kamu zararı köprü ve otoyol özelleştirmesinden elde edilecek gelirin 2,6 katıdır!

Şirketlere ödenecek para sadece kira bedeli değildir. Hastanelerde görüntüleme, laboratuar, bilgi işlem, güvenlik, temizlik, yemekhane gibi aklınıza gelen tüm hizmetler yine bu şirketlere bırakılmakta, bunlar için de bu şirketlere “hizmet bedeli” adı altında yüksek paralar ödenmesi karara bağlanmaktadır. Üstelik yeni bir yasa tasarısıyla sağlık hizmetlerinin tümünün de bu şirketlere bırakılması söz konusudur.

Ancak bununla bitmemektedir, şirketler ayrıca hastanelerin çevresine kurdukları ticari alanları işleterek kar elde edecek, üstelik bu gelirleri KDV, Damga Vergisi ve Harçlardan muaf olacaktır.

Bununla da bitmemektedir! Mevcut köklü devlet hastaneleri de “kampus dışı ticari alan” adı altında bu şirketlerin kullanımına verilebilmekte, bu alanlara otel, alışveriş merkezi gibi ticari yapıların kurulmasının önü açılmaktadır.

Başbakanımız neden bunlardan hiç söz etmemektedir?

Peki, bu yatırımları daha ucuza mal etmek mümkün müdür? Şüphesiz ki evet. Sağlık Bakanlığı İnşaat ve Onarım Daire Başkanlığı da yatırım yapmaktadır. Bir örneği hatırlatalım. Erzurum’da klasik ihale yöntemiyle yaptırılan 1200 yataklı hastane 193 milyon TL’ye mal olmuştur. Şehir Hastanesi olarak kamu özel ortaklığı modeliyle yaptırılan Kayseri’deki 1500 yataklı hastane için 3 milyar 443 milyon lira “kira” ödenecektir. Bu hastanenin sabit yatırım tutarı ise 427 milyon TL’dir! Sabit yatırımın sekiz katı, benzer yatak kapasitesindeki bir hastaneye ödenenin17 katı para ödenecektir. Burada bir kamu yararı olmadığı beş yıldızlı konforun yurttaşlar açısından beş yıldızlı soyguna döndüğü ortadadır.

Burada hekimlere ve sağlık çalışanlarına düşen kurulan düzenin çarkları altında ezilmekten başka bir şey değildir. Yurttaşların ise bu beş yıldızlı konfordan yüksek paralar ödeyerek yararlanacaklarını yapılan düzenlemeler ortaya koymaktadır.

Mevcut hastanelerin kapatılmasından, tüm hastanelerin kentlerin belli bölgelerinde toplanmasından doğacak problemler, kimi illerde seçilen yerlerden kaynaklı sorunlar da vardır. Bursa’da planlanan şehir hastanesi yer seçimindeki problemler nedeniyle yargı tarafından iptal edilmiştir, Kayseri’deki alanın bataklık olmasından dolayı sorunlar yaşandığı bilinmektedir.

Çok önemli bir yanlış bilgilendirme daha ortaya atılmıştır. 25 ilde kurulacak Şehir Hastaneleri sayesinde yatak sayısının 43 bin 200 adet artacağı söylenmektedir ki hiçbir biçimde gerçeği yansıtmamaktadır. Şehir Hastanesi ihaleleri Yüksek Planlama Kurulu Kararı ile yapılmaktadır. Başbakan da bu kurulun üyesidir. Yüksek Planlama Kurulu, yapılacak şehir hastanelerine “ancak mevcut hastanelerin yatak sayısından, yapılacak hastanenin yatak sayısı kadar indirim yapılması” ya da “mevcut hastanelerin kapatılması” yoluyla izin vermektedir. Yani bu projelerle hastane ya da yatak sayısı artmamakta, karşılığında mevcut hastaneler kapatılmaktadır.

Şehir Hastaneleri’nin yapıldığı model İngiltere ve Kanada’da yıllarca kullanılmış, yarattığı kamu zararı nedeniyle ciddi eleştirilere neden olmuş, pek çok hastaneyi iflasa sürüklemiş bir modeldir. Bu ülkeler işin içinden çıkmanın yollarını aramaktadırlar.

Peki, TTB’nin açtığı davalarda yargı neden yürütmeyi durdurma kararları vermiştir? Başbakan’ın “bir kelime yüzünden engelleme” olarak yorumladığı Danıştay kararlarında ihaleyi alan şirketlere mevcut hastanelerin ticari amaçla kullanılmak üzere verilmesi temel hukuka aykırılık olarak değerlendirilmiştir. Zaten devlete hizmet satacak, yaptığı binayı Sağlık Bakanlığı’na kiraya verecek şirketlere bir de kamuya ait mevcut hastane binalarının otel, alış veriş merkezi vb. yapmak ve işletmek üzere verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. Danıştay kararlarının dayanağı 2005 yılında iktidar partisi milletvekillerinin verdiği teklifle yasalaşan 3359 sayılı Yasanın Ek/7. Maddesi ve Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe giren Yönetmelik hükümleridir. Danıştay, Sağlık Bakanlığı’nın mevcut düzenlemelere aykırı olarak ihale yapmasını hukuka aykırı bulmaktadır. Hal böyleyken yargı üzerinde siyasi güç ve medya gücü kullanılarak baskı oluşturulduğu görülmektedir ki ülkemizdeki demokrasinin ileriliğinin açık bir göstergesidir.

Başbakanımızın önce “9 yıllık hayalim”  sonra da “bu fakirin 6 yıldır üzerinde ısrarla durduğu şehir hastaneleri” diye tanıttığı projelerden söz ediyoruz. Başbakanımızın “fakir” olduğuna kimse inanmamaktadır, ancak bu projelerin yarısı dahi bitmeden bu ülkenin gerçek fakirlerine en az 50 Milyar TL’ye mal olduğu görülmektedir. Gerçek rakamlarsa sır gibi saklanmaktadır.

Türk Tabipleri Birliği yeni, modern hastaneler yapılmasına karşı değildir. Bizim istediğimiz bilimin gereklerine uygun biçimde, kente ve çevreye saygılı, kamu yararı gözetilecek biçimde ve mevcut hastaneler korunarak yeni yatırımların yapılmasıdır. Tüm bunların tersine uygulamalara karşı çıkmamız “ayak bağı” olmaya çalışmamızdan değil, insanlığımızın, hekimliğimizin, kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü olmamızın, kamu yararını gözetiyor olmamızın gereğidir.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Türk Tabipleri Birliği

Merkez Konseyi

 

 

Bu içeriğin okunma sayısı: 3159