ADLİ OTOPSİLER VE ADLİ PATOLOJİ
Dr. Behnan ALPER, Dr. Derya AZMAK, Dr. Necmi ÇEKİN, Dr. Mete
Korkut GÜLMEN,
Dr. Sermet KOÇ, Dr. Serpil SALAÇİN,
I- ÖLÜM
Gelişen
teknolojiye paralel olarak insan vücudunu moleküler düzeyde öğrendikçe, canlılık
dediğimiz fonksiyonların koordinasyonlu olarak süregelmesinin moleküler
düzeydeki ahenk ve dengeye ne denli bağımlı olduğunu kavramak kolaylaşmıştır.
Ancak, insan vücudunun ölümünü zamansal bir dilime koymak da o denli
karmaşıklaşmıştır. Sosyal yönden gelişmiş toplumlarda insan, canlılık
fonksiyonları sürdüğü dönemde hukuki ve sosyal haklara sahiptir. Canlılık
yitirildiğinde bu haklar da geçersiz olacaktır. Bu nedenle canlılığın sona
erdiğine, yani insanın artık ölmüş olduğuna karar vermek için bazı kriterlerin
saptanması zorunludur.
Bugün
dünyanın çoğu ülkesinde dolaşım ve solunum sistemlerinin yapay destek
almaksızın çalışmaması ve santral sinir sistemi fonksiyonlarının durması
hukuken ölüm olarak kabul edilmektedir. Bu üç ana sistemin fonksiyonlarının
durmasına SOMATİK ÖLÜM denilmektedir. İnsan vücudunda bu üç sistemin
fonksiyonlarının durmasından sonra sistemler arası koordinasyon giderek
bozulmakta, daha sonra organlar arası ahenk, doku içi ve hücreiçi fonksiyonlar
bozulmakta ve en sonunda hücreiçi fonksiyonlar tüm vücudun canlı olduğu
dönemdeki işlevleri yürütememektedir. Buna HÜCRESEL ÖLÜM ya da SELLÜLER ÖLÜM
denilmektedir. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi ölüm irreverzibl ve progressif
bir olaydır.
Yasalarda
sözü edilen ölüden organ alınıp transplantasyonunun gerçekleştirildiği
merkezlerde ölüme karar vermek, hem teknik açıdan hem de yetişmiş elemanların
bulunması açısından sorun değildir. Organ ve doku alınması ve saklanması
hakkında düzenlenen yasanın III. bölüm 11 maddesi bu koşullarda ölüm halinin
saptanması ile ilgilidir. "Bu kanunun uygulaması ile ilgili olarak tabii
ölüm hali, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulamak
suretiyle; bir kardiyolog, bir nörolog, bir beyin cerrahı ve bir de
anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan dört kişilik hekimler kurulunca
oy birliği ile saptanır" denmektedir. Ancak bu özel koşulların dışında her
hekim gerektiğinde şahısların ölüm raporlarını düzenlemekle yükümlüdür. Bu
nedenle de ölümün ilk belirtilerini öğrenmek ve bu belirtilerin muayene
yöntemlerini bilmek durumundadır. Dikkatli, sakin ve özenli bir muayene ile
canlı bir kişinin yanlışlıkla öldüğüne karar vermenin söz konusu olmayacağı
kanısındayız. Bir pratisyen hekim ölüm raporu ya da diğer bir tanımlama ile
ölüm sertifikası düzenlemek üzere ölenin yakınları tarafından çağırıldığında;
önce kısa ve dikkatli bir anamnez almalı daha sonra da şahsı dikkatlice muayene
etmelidir.
Dolaşım Sistemi Muayenesi;
Kalp
oskültatuar olarak tüm odaklarda dinlenmeli, periferik nabızlar kontrol
edilmeli, olanaklar elveriyorsa elektrokardiyogram çekilmelidir. Dolaşım
sistemi muayenesi sırasında kalp sesi ve periferik nabızların alınmaması
halinde elde başka teknik yöntemlerin bulunmadığı durumlarda yanıltıcı faktör
bulunup bulunmadığı dikkatlice gözden geçirilmelidir.
Solunum Sistemi Muayenesi;
Dikkatlice
toraks hareketlerinin varlığı araştırılmalı, solunum sesleri oskültatuar olarak
duyulmaya çalışılmalı, ağız ve burundan, solunumun buharını kontrol etmek sona
bırakılmalıdır. Bu muayene için basit bir ayna sond veya bildiğimiz küçük bir
ayna kullanılabilir. Dolaşım ve solunum sistemi muayeneleri sırasında en küçük
bir şüphe halinde muayene tekrarlanmalı ve gerekirse eldeki olanaklar
çerçevesinde resüsitasyona başvurulmalıdır.
Santral Sinir Sistemi Muayenesi
Nörolojik
muayene yapılarak tüm refleksler kontrol edilmeli, olanaklar el veriyorsa
elektroansefalogram çekilmelidir.
Beyin
ölümü teriminin anlamı çeşitli platformlarda tartışılan kavramdır. Özellikle
organ nakline karar verirken aranacak kriterlerin belirlenmesi yönünde
çalışmalarını sürdüren araştırma grupları; solunum ve dolaşımın koordinasyonu
ile ilgili vital merkezlerin ölümünü santral sinir sisteminin fonksiyonlarının
durması olarak kabul etmek gerektiğini düşünmektedirler. Bu yazarlar beyin
ölümünün vital merkezlerin irreverzibl fonksiyon durmasına sekonder olarak
eklendiğini savunmaktadırlar. Bu nedenle de somatik ölüme karar verirken EEG
almanın amaçsız ve yersiz olduğunu bildirmektedirler.
Agonİ
Bilindiği
gibi kişilerin büyük yaşamsal fonksiyonlarının koordinasyonunun bozulması ile
ölümü arasındaki sürede organizmanın verdiği yaşam savaşı agoni olarak
tanımlanmaktadır. Her ölümde bu devre farklı uzunluktadır. Uzun süren agoni
dönemi hukuki yönden bazı sorunları da gündeme getirmektedir. Kişiler bu
dönemde kendileri ya da çevrelerindekilerin önerileri ile bazı hukuki bağıtlar
yapmak isteyebilirler. Bu bağıtların geçerli olabilmesi için hastanın bilinç
durumunun hekim tarafından değerlendirilip söz konusu edilen hukuki bağıtlar
kendi serbest iradesi ile yapabilecek durumda olup olmadığının saptanması
gerekir. Agoni döneminde genellikle solunum ve dolaşım yetmezliği bulgularına
değişik ciddiyette nörolojik defisitler eşlik eder.
Beyİn Ölümü
Beyin
ölümü 1959'da Mollart ve Goulan tarafından ilk kez tanımlanmıştır. Bu kavram
daha sonra 1968'de Harward Tıp Fakültesi'nde ve diğer çeşitli merkezlerde
komiteler oluşturularak tartışılmış, beyin ve beyin sapı ölümü ile ilgili
ölçütler belirlenmiştir. Bunlar:
1-
Zehirlenme ve hipotermi gibi tedavisi olanaklı uyarıya cevap vermeme
durumlarının ve çoğunlukla beş yaştan küçük çocukların bilinen diğer kurallar
çerçevesinde kapsam dışı tutulması,
2-
Geri dönüşü olmayan, yapısal beyin hasarının saptanması,
3-
Klinik muayenelerle beyin sapı fonksiyonlarının durmuş olduğunun saptanması,
4-
Doğrulayıcı deneylerin yapılmış olmasıdır.
Bunlara
bağlı olarak;
-İrreversibl
yapısal beyin hasarı tanısı kesin olarak konmuş olmalıdır. Bu sıklıkla kafa
travmaları ve spontan intrakraniyal kanamalar vb. durumlarda geçerlidir.
-Yeterli
spontan solunum olmaması nedeni ile hastaya yapay solunum uygulanıyor
olmalıdır.
-Zehirlenme
ve hipotermi gibi tedavisi olanaklı durumlar uygun yöntemlerle kapsam dışı
bırakıldıktan sonra klinik muayene ile beyin sapı refleksleri araştırılmalıdır.
Çok sayıdaki beyin sapı refleksi içinde özellikle önem taşıyanlar pupilla,
kornea, vestibulooküler ve farengeal reflekslerdir.
-EEG
tek başına güvenilir bir yöntem değildir. Serebral angiografinin güvenilir bir
yöntem olduğu ileri sürülmektedir, ancak oldukça güç ve risklidir.
-Apne
testinde, yüksek (60 mmHg. ve üzeri) PCO2 değeri olan hasta, yapay
solunum cihazından ayrıldığında, solunum fonksiyonları gözlenmez ise kişide
apne durumunun geliştiği kabul edilir.
-İrreversibl
koma gelişmiş ve 12 saat süresince, etiyolojisi saptanamayan tablolarda en az
24 saat bu koşulların değişmeden devamlılığı gözlenmelidir.
Beyin
ya da beyin sapı ölümü, gelişmiş klinik ve laboratuvar aygıtlarına gereksinim
duyan, tek başına bir hekimin değil, ancak bir hekimler kurulunun varabileceği
karardır. Bu nedenle burada sadece kavram aktarılmaya çalışılmaktadır.
Bugün
artık "beyin ölümü" denildiğinde "beyin sapı" ölümü
anlaşılmaktadır. Bunun nedeni 1979'da İngiltere'de alınan komite kararıdır.
Beyin sapı ölümü tanımı ise somatik ölüme eşdeğerdir ve hukuken kişinin
varlığının sona ermesi anlamına gelir ve ancak bu durumda, hukuken organ ve
doku transplantasyonu olanağı doğar.
Ülkemizde
organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve nakli hakkında 2238 sayılı
kanun 29.5.1979'da kabul edilmiştir. Türkiye'de Organ Nakli Koordinasyon
Sistemi (ONKOS) 1992 yılında kurulmuş ve 11 Devlet Hastanesinde organ kaynağına
işlerlik kazandırma amacıyla yapılanmıştır. Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliğinin
ilk şekli 20 Ağustos 1993'te 21674 sayılı resmi gazetede yayınlanmış, son şekli
ise 30 Ekim 1993'te 21743 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girmiştir.
Kişiliğin
kaybedilmesinde, ölüm anının tesbiti önem kazanır. Türk hukuk öğretisinde,
belirli bir sisteme bağlanmamanın yararlı olacağı görüşünden hareket edilerek,
ölüm anının tesbitinin kesin ve sağlıklı olarak belirlenebilmesi için, "kişinin yaşatılması yönünde tüm yollar
denenmiş, tüm çabalar harcanmış ve bunlara karşı artık kişinin yaşamayacağının
kesinlikle belli olmuş bulunması" gerekliliği savunulmuştur.
Türk
Tabipler Birliği de, 18.4.1948 tarihli kararı ile "kişinin ölmüş sayılabilmesi için beynin işlevini tümüyle yitirmiş
olması, tüm reflekslerin sona ermiş bulunması, kalp atışı ve solunumun durmuş
ve yapay çalıştırılma yöntemleriyle uğraşılarak kendiliğinden çalışacak duruma
getirilmemiş olması" koşullarını birlikte aramaktadır. Yargıtay, "ölümün gerçekleşmesi için tüm ana
organların görevlerini yitirmiş olması" koşulunu aramaktadır.
II-POSTMORTEM DEĞİŞİKLİKLER
Ölüm
nedeni ne olursa olsun yaş, cinsiyet ve diğer faktörlere bağımlı olmaksızın her
insanın canlılığını yitiren vücudunda bazı ortak değişiklikler meydana
gelmektedir. Postmortem muayenelerde ve otopside saptanan bulguların
hangilerinin şahsın ölüm nedeninin bulguları, hangilerinin vücudun canlılığını
kaybetmesi ile ilgili olduğunu ayırt etmek için bir pratisyen hekim mutlaka
ölümden sonra vücutta meydana gelen değişiklikleri ve bunların morfolojiye
yansımalarını bilmelidir. Postmortem değişiklikler erken ve geç değişiklikler
olmak üzere iki ayrı grupta değerlendirilmektedir.
Erken postmortem
değİŞİKLİKLER:
Dolaşım
ve solunum durması, beyin ölümü erken post-mortem değişikliklerdir. Bu dönemde
tüm refleksler kaybolmuş, çizgili kaslarda primer muskuler gevşeme meydana
gelmiş, derinin esneklik ve ışık geçirgenliği kaybolmuştur. Cesedin göz
küresinde dehidratasyona bağlı olarak yumuşama ve bulanıklık meydana gelmiştir.
Belirtilen bulgulardan da anlaşılacağı gibi SOMATİK ÖLÜM gerçekleşmiştir. Ancak
hala bir çok organ ve doku canlılık fonksiyonlarını sürdürmektedir. Bu
fonksiyonlar sona erdikçe cesette başka değişiklikler meydana gelecektir. Bu
dönemdeki değişiklikler; cesedin su kaybı, kan ve vücut sıvılarındaki kimyasal
değişiklikler ve otolizdir.
Cesetlerin Su Kaybı:
Ceset
bulunduğu ortamın nem, ısı ve hava sirkülasyonuna ve cildinin yapısal
özelliklerine, yaş, ırk ve cinsiyetine bağlı olarak dehidratasyona uğrar. Yeni
doğan ölümlerinde çocuğun kilosu değerlendirilirken bu konu göz önünde
bulundurulmalıdır. Çünkü erişkinlerde önemsiz miktarlarda olan su kaybı yeni
doğan dönemindeki cesetlerde fazladır, hem de küçük ağırlıklarda önemli
yanılmalara neden olabilecek düzeydedir. Yeni doğan dönemindeki bebek
cesetlerinin günde ortalama kilo başına 18-20 gr. su kaybettiğini bildiren
yazarlar vardır. Erişkinlerde de vücudun özellikle nemli ve cildi ince olan
bölgelerinde dehidratasyona bağlı olarak cilt kuruduğunda postmortem muayenede
dikkati çekecek bulgulara neden olur. Erkeklerde sık rastlanan postmortem
bulgulardan biri de skrotum cildinin dehidratasyona bağlı olarak kuruyup
renginin koyulaşarak parşömenleşme denen değişikliğe uğramasıdır. Parşömenleşme
olarak kabul edilen bu postmortem değişiklik bazen yanlış değerlendirilerek skrotumda
travmatik bir lezyon olarak tanımlanmaktadır (Resim 5).
Kan ve Vücut Sıvılarında Meydana Gelen
Değişiklikler:
Kalp
durduktan sonra kan vasküler sistemde hareketsiz kalmaktadır. Plazma ve kanın
şekilli elemanları tabakalar şeklinde ayrılmakta ve çökmektedir. Özellikle kalp
boşluklarında, büyük arter ve ven lümenlerinde postmortem pıhtı ya da ALEKA
olarak isimlendirilen kitleler oluşmaktadır. Şekilli elemanlar koyu kırmızı
renkte, plazma kısmı ise yumurta sarısı renkte olup her iki tabaka da parlak,
elastik ve çekince uzayan, bulundukları boşluğun şeklini alan ancak bu
boşlukları doldurmayan kitlelerdir. Agoni dönemi veya kardiovasküler yetmezlik
tablosu uzun süren ölümlerde daha çok rastlanan bir bulgudur. Antemortem
trombüsten fiziksel özellikleri yönünden ayırımı yapılmaya çalışılır. Hala
tereddüt ediliyorsa histopatolojik olarak incelenmek üzere örneklenmelidir.
Ölümden yaklaşık 3 saat sonra eritrositlerde hemoliz olayının başladığı,
yaklaşık 24 saatte de tamamlandığı bildirilmektedir. Ölümden sonra kan ve kemik
iliği hücrelerinin morfolojilerinde de değişiklikler meydana gelir. Postmortem
dönemde meydana gelen hemoliz, organlardaki otoliz ve mikroorganizmaların
üremeye başlaması ile kan pH'sı düşer, pütrefaksiyonun ilerleyen evrelerinde pH
yeniden yükselir. Kan şekeri giderek düşmeye başlar, elektrolitlerden
bazılarının seviyelerinde yükselme, bazılarında ise düşme meydana gelir.
Otoliz:
Ölümden
sonra hücre, doku ve bazı organlarda bulunan litik enzimlerin etkisiyle
hücrelerin karbonhidrat, protein ve yağlarında parçalanmalar meydana gelerek
normal biyokimyasal ve morfolojik yapıları bozulur. Sürrenaller, pankreas ve
mide duvarı otolitik değişikliklerin en hızlı geliştiği organ ve dokular olarak
bilinmektedir.
Geç postmortem
değİŞİKLİKLER:
1. Algor mortis (Ölü soğuması):
Ölümden
sonra ısı oluşumu durmakta, fakat ısı kaybı devam etmektedir. Bu nedenle ceset
çevre ısısına eşit bir ısıya gelinceye kadar soğumaktadır. Bu ısı kaybı
radyasyon, konveksiyon ve soğuk zeminde duran cesetlerde kondüksiyon yoluyla
olmaktadır. İnsan vücudu değişik özelliklerde dokulardan meydana geldiğinden
ısı kaybı da tüm vücutta homojen olmamaktadır. Cesedin dış yüzü yani derisi
çabuk soğumakta, fakat iç organlar daha geç soğumaktadır. Hatta soğuyan deri
katlarının vücut içi ısısının kaybını engellediğini düşünen yazarlar vardır. Bu
nedenle cesedin ısısı vücut boşluklarından ölçülmektedir. Cesetten ya rektal,
subhepatik veya kulak içine yerleştirilen özel yapılmış termometrelerle
ölçümler yapılarak postmortem ısı saptanır. Bir cesedin ısı kaybına çeşitli
faktörler etkili olmaktadır.
Açık
havada kalan cesetlerde; cesedin bulunduğu ortamın ısısı, ortamın nemi, hava
sirkülasyonu, kişinin vücut yapısı, beslenme durumu, ölüm nedeni, ölüm anındaki
vücut ısısı, cesedin üzerindeki giysiler ya da sarıldığı cisimlerin yapısal
özellikleri ısı kaybına etkili faktörlerdir. Ceset ve ortam ısısı farkı büyük
olduğunda soğuma hızlı olmaktadır. Ortamdaki nem ve hava sirkülasyonu soğumayı
artırmaktadır. Şişman ve iri vücutlu kişilerin cesetleri zayıf ve ince yapılı
kişilere oranla daha yavaş ısı kaybetmektedir. Ölüm nedenine bağlı olarak ölüm
anında vücut ısısı normal kabul edilen sınırlardan aşağıda olabilir (Massif
eksternal kanamalarda, şoklarda olduğu gibi.), ya da ölüm anındaki ısı normal
sınırların üzerinde olabilir (Sepsis, bazı enfeksiyonlar, sıcak çarpmalarında
olduğu gibi.). Cesedin üzerinde rahat bol hava alan türde kumaşlardan yapılmış
giysiler soğumayı kolaylaştırırken, sıkı ve hava almayan kalın giysiler doğal
olarak ısı kaybını yavaşlatır. Suda kalan cesetlerde ise bunlara ilaveten suyun
florası ve hareketleri de etkili olmaktadır.
Ceset
soğurken her zaman diliminde aynı hızla soğumamaktadır. Bu nedenle tek ısı
saptamasına dayanarak retrospektif olarak ölüm zamanını tayin etmenin sağlıklı
olamayacağı sonucuna varılmaktadır. Ayrıca soğumaya etkili faktörleri de
gözönünde bulunduracak olursak farklı ortamlarda bulunan cesetler için
standart, yalnızca zamana bağlı bir ısı kaybı hesaplamak da sağlıklı
olmayacaktır.
2. Rigor mortis (Ölü katılığı):
Ölümden
hemen sonra izlenen primer muskuler gevşemeyi volanter ve involanter kaslarda
bir sertleşme izlemekte ve bu katılık kokuşmanın başlamasına kadar sürmektedir.
Ölü katılığı küçük kas gruplarında daha önce gelişmekte, daha sonra tüm vücudu
tutmaktadır. Ölü katılığı geliştiğinde büyük eklemler hafif fleksiyon halini
almakta, el parmaklarında ise kuvvetli bir fleksiyon gözlenmektedir. Bu fikse
olan eklemler ancak önemli miktarda bir kuvvet uygulanarak açılabilir. Rigor
mortis kalp kasında da kontraksiyona neden olmakta, myokardın hacmi artmış gibi
görünmektedir. Bu nedenle otopside kalbin sistolde ya da diastolde durduğunu
saptamanın mümkün olmadığı düşünülmektedir.
Miyokard
hipertrofisi tanısı için ölçümlerin yanı sıra mutlaka mikroskopik özelliklerin
gözönünde bulundurulması gerektiği vurgulanmaktadır. Rigor mortisin gelişmesi
sırasında errektör pilorum kaslarının tutulması sonucu deride ürpermiş ya da
tüylerin diken diken olmuş gibi görüntüsü izlenebilir. Rigor mortis iris
kaslarını tuttuğu dönemde de pupillerde hafif daralma, düzensizlik ve
eşitsizlik görülür. Bu nedenle postmortem pupil muayenesi anlamlı değildir.
Rigor mortisin meydana geliş mekanizması ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür.
Canlıda kasılımı aksiyon potansiyeli başlatmakta, aktin ve miyosin filamentinin
kayma ya da dişli çark hareketi sırasında yan çıkıntılarının ilişkileri için
gerekli enerji kaynakları olan ATP ve kreatin fosfatın resentezleri için
gerekli enerji besinlerden sağlanmaktadır. Miyosin filamentinin yan
çıkıntılarının aktin filamentinden ayrılması ve lifin gevşeyebilmesi için de
ATP'ye gereksinim vardır.
Dokuda
ve hücrelerde ATP sentezi için gerekli oksijen ve enerji kaynağı olduğu
müddetçe yani ortamda yeterli ATP bulunduğu müddetçe miyofibriller gevşek
kalacak, ATP tükenince de aksiyon potansiyeli bulunmadığı halde bu
miyofilamentlerin yan çıkıntı ayrılması sağlanamadığı için fizyolojik
kontraktürdekine benzer bir kontraksiyon meydana gelecektir. Lizozomal
enzimlerin kas proteinlerinin moleküler özelliklerini bozmasına kadar bu
kontraksiyon sürecektir.
Tüm
bu aktarılanlardan anlaşılacağı gibi ölü katılığının başlama zamanı, şiddeti ve
çözülme süresi kaslardaki depo ATP'nin miktarına, ATP'nin resentezi için
gerekli koşulların düzeyine ve lizozomal enzim aktivitesine bağlıdır. Klasik
kaynaklar ortalama 3-6 saatte ölü katılığının geliştiğini, 10-12 saatte tüm
vücudu tuttuğunu, yaklaşık 36 saatte de çözüldüğünü yazmaktadır, ancak yalnızca
ölü katılığına dayanarak bir kişinin ölüm zamanını tayin etmenin de sağlıklı
olmayacağını bildirmektedirler. Cesette ölü katılığı meydana gelmeden tüm
vücuda ya da vücudunun bir bölümüne belirli bir pozisyon verildiğinde, ölü
katılığı yeni pozisyonuna göre gelişecektir. Bu nedenle ölü katılığı gelişmiş
bir cesedin saptanan pozisyonu kişinin ölüm anındaki vücut pozisyonu hakkında
fikir vermez. Ölü katılığının gelişmesinde süresi ve şiddetine etkili iç
faktörlerin yanı sıra ortam ısısının da önemli olduğu saptanmıştır. Yüksek ısının
gelişmeyi hızlandırdığı, 10°C'ın altında da gelişmediği, ceset daha yüksek
ısılı bir ortama alındığında rigor mortisin normal evrelerle meydana geldiği
saptanmıştır.
Kadeverik Spazm:
Moleküler ölüm sırasında aktif muskuler gevşeme meydana gelmeyip kasın ölüm
anındaki kontraksiyonu şeklinde kalmasıdır. Nadiren tüm vücut kaslarını aynı
şiddette tutar, sık rastlanmaz. Daha çok bazı intiharlarda, savaş meydanlarında
ve bazı boğuşmalı ölümlerde görüldüğü bildirilmektedir.
Sıcak Rigoru:
Cesedin yüksek ısıya maruz kaldığı durumlarda kas proteinlerinin koagülasyonuna
bağlı olarak meydana gelir. Ölü katılığı çözüldükten sonra dahi meydana
gelebilir.
3. Livor mortis (ölü lekeleri, postmortem
hipostaz):
Vasküler
dolaşım durduktan sonra, yer çekimi etkisiyle kan cesedin alt bölümlerine doğru
birikmeye başlar. Sırt üstü yatan bir cesette vücudun arka bölümündeki kapiller
ve venüllerde toplanmaya başlar. Bu postmortem hipostaz tüm organ ve dokuları
tutar. Deride önceleri küçük noktacıklar şeklinde başlar, giderek yayılıp tüm
cildi kaplar. Basıya uğrayan bölümlerdeki kapillerler kanla dolamayacağından bu
bölümlerde ölü lekesi gelişmez. Örneğin sırt üstü yatan bir cesette skapuler
bölge, gluteal bölgenin en çıkıntılı bölümünde cilt ve ciltaltı yumuşak dokular
basıya uğrayacağından kapillerler kanla dolamayacak ve bu bölgeler soluk
kalacaktır (Resim 6). Ölü lekeleri genellikle koyu
mor renktedir. Rengin koyuluğu kandaki redükte hemoglobin düzeyine bağlıdır.
Soğukta kalan cesetlerde, akut siyanür entoksikasyonlarında koyu pembe, CO
entoksikasyonlarında kiraz kırmızısı renginde ya da açık kırmızı renktedir.
Klorat entoksikasyonları gibi methemoglobinemiye yol açan etkenlerle ölümde ise
koyu kahverengidir.
Ölü
lekeleri ve organlarda hipostaz meydana geldikten sonra cesedin pozisyonu
değiştirilir ise, kan akıcılığını koruduğu müddetçe yeni pozisyona göre vücudun
altta kalan bölümlerinde yeniden ölü lekeleri gelişir.
Ölü Lekelerinin
Belirginleşme Zamanı, Rengini Etkileyen Faktörler;
1-Sirkülasyondaki
kanın volümü; total kan volümünü önemli miktarlarda azaltan abondan
hemorajilerde ölü lekeleri soluk renktedir, yaygın değildir.
2-Kanın
sıvı kalış süresi; post-mortem fibrinolizin konsantrasyonu yüksek olduğu
müddetçe intravasküler koagülasyon hızı yavaş olacak ve kanın vasküler sistem
içinde vücudun altta kalan bölümlerinde toplanması hızlı olacak ve ölü lekeleri
çabuk belirginleşecek, yaygın olacaktır. Ölümden yarım ile bir saat sonra çoğu
cesetlerin kanı küçük kalibreli damar duvarlarından ve seröz zarlardan
salgılanan fibrinolizin nedeniyle inkoagülabldır.
3-Kandaki
hemoglobin ve hemoglobinin redüksiyon düzeyi ölü lekelerinin rengini belirleyen
faktörlerdir.
Gözden
geçirilen bu faktörlerden de anlaşılacağı gibi ölü lekelerinin meydana gelme
zamanı ve yaygınlığını etkileyen multipl faktörler vardır. Klasik kaynaklar
optimal koşullarda ölü lekelerinin ölümden 3-6 saat sonra görülmeye başladığını
yazarlar. Ancak yalnızca ölü lekelerinin görülür durumda olmasına dayanarak
retrospektif olarak ölüm zamanını tayin etmenin sağlıklı olmayacağı düşüncesi
ağırlık kazanmıştır.
Kapiller
ve venüllerde biriken kan diğer taraftan da hemolize uğramaya başlayacaktır,
optimal koşullarda ölümden 3 saat sonra hemoliz meydana gelmeye başlar. Hemoliz
sırasında ortaya çıkan hemoglobin ve deriveleri önce damar endotellerini boyar,
daha sonra tüm damar duvarı katları boyanır. Sıvı haldeki ve hemoglobini açıkta
olan kan post-mortem olarak aktif selektif permeabilite özelliklerini kaybetmiş
damar duvarından ekstra vasküler alana çıkacaktır. Aynı mekanizma ile seröz
kavitelere de sızacaktır. Bu olaylar zinciri gerçekleştikten sonra cesede yeni
bir pozisyon verilse artık bu pozisyona göre altta kalan vücut bölümlerinde ölü
lekesi meydana gelmeyecektir, ilk geliştiği tarafta sabit kalacaktır. Bunun
yaklaşık ölümden 15-20 saat sonraki döneme rastladığı bildirilmektedir. Passif
diffüzyonla yumuşak dokuları boyayan, seröz kavitelere geçen kan, hemoglobinin
parçalanma ürünlerinin rengine göre renk değişikliklerine uğrayacaktır.
Ölü
lekeleri yeni gelişmeye başladığında parmakla basmakla solar, daha sonra bu
özelliği kaybolur. Küçük plaklar halinde izlendiği bu dönemde görünüş olarak
bazen ekimozlarla karışabilir. Lokalizasyon ve yüzeyel deri bulgularının
varlığı ve bazı küçük inceleme yöntemleri konuya ışık tutacaktır. Yüzeyel deri
bulguları olmayan lekelerin ayırımı için cilt ve ciltaltı yumuşak dokuları
içine alan bir kesit yapılır; kesit yüzeyinden tomurcuklar şeklinde kan çıkar
ve bu kan silinebilir özellikte ise ölü lekesidir. Ekimozlarda ise kan
ekstravasküler alandaki dokular içinde olduğundan kesit yüzünde hiperemik doku
izlenir, silmekle renk değişikliği olmayacaktır. Geç dönemde ayırım güçleşir.
4. Pütrefaksiyon (Kokuşma, Çürüme):
Postmortem
olarak cesetteki bakterilerin salgıladıkları proteolitik enzimler ve diğer
enzimlerin etkisiyle dokuların gazlar, likitler ve tuzlara dönüşmesidir.
Kokuşmanın başlama ve ilerleyişini etkileyen çeşitli faktörler vardır.
Açık Havada Kalan
Cesetlerde Pütrefaksiyona Etkili Faktörler:
1.
1. 1. 1. 1. 1. Cesedin
bulunduğu ortamın ısısı, nemi, hava sirkülasyonu: Hava sirkülasyonu olmayan,
nem oranı yüksek, sıcak, açık havada pütrefaksiyon çabuk başlayıp hızlı olur.
Örneğin Adana'da yazın sıcak günlerinde açık havada 24 saatte kokuşma
başlamaktadır.
2.
2. 2. 2. 2. 2. Şahsın
yaşı, beslenme durumu, dokularının hidrasyonu: Hiç beslenmemiş yeni doğanlarda
pütrefaksiyon gecikir. Çocuklar ise erişkinlere oranla daha hızlı kokuşur.
Şişman kişiler zayıflara oranla daha hızlı kokuşur. Bakterilerin üremesi için
nem çok önemlidir. Bu nedenle dokuların ödemli olduğu durumlarda pütrefaksiyon
daha çabuk başlar. Aksine sıvı kaybı ya da dehidratasyon olan kişilerde
pütrefaksiyon gecikir.
3.
3. 3. 3. 3. 3. Ölüm
nedeni: Akut enfeksiyon hastalıkları, sepsis gibi nedenlerle ölenlerde çabuk
başlar ve hızlı seyreder. Suda kalan cesetlerde ise şahsa ait nedenlerin yanı sıra
suyun ısısı ve hareketi etkili olmaktadır. Durgun, hareketsiz sularda
pütrefaksiyon hızlı başlamaktadır. Suyun fiziksel, kimyasal ve biyolojik
özellikleri de etkili olmaktadır. Tuzlu suda pütrefaksiyon gecikirken, kimyasal
organik atıklar içeren sularda, florası zengin sularda hızlı olmaktadır.
Gömülen cesetlerde gömülmeden önce pütrefaksiyonun başlayıp başlamamış olması,
gömülme derinliği, gömülme işleminde cesedin sarıldığı ya da içine konduğu
cisimlerin özellikleri ile toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik özellikleri
etkili olmaktadır. Klasik kaynaklar 15-20°C'de
açık havada optimal koşullarda pütrefaksiyonun 36-48 saat içinde başladığını
yazmaktadır.
Pütrefaksiyonda
Temel Doku Değişiklikleri;
1.
1. 1. 1. 1. 1. Renk
değişiklikleri: Hemoglobin ve derivelerinin renklerine bağlı olarak deride ve
organlarda renk değişiklikleri meydana gelir. İlk renk değişikliği genellikle
ilioçekal bölgede el ayası büyüklüğünde yeşil görünümle başlar. Bu barsaklarda
üreyen bakterilerin açığa çıkardığı sülfürle meydana gelen sülfhemoglobin
nedeniyledir. Suda boğulma, güneş çarpması, menenjit, ansefalit, elle, iple
boğma ve asılarda ise genellikle pütrefaksiyon baş bölgesinden başlar.
2.
2. 2. 2. 2. 2. Respiratuar
sistem ve intestinal sistemin normal florasını oluşturan CI. Welchii, koliform
organizmalar, mikrokoklar, bazı proteuslar v.b. ölümden sonra meydana gelen
fizikokimyasal değişiklikleri takip eden otoliz sırasında dokuların oksijen
konsantrasyonlarının azalıp hidrojen konsantrasyonlarının artması sonucu hızla
üreyip tüm organ doku ve sistemlere yayılmaktadırlar. Otoliz ve mikroorganizma
üremesi dokularda bir taraftan kıvam değişikliklerine neden olurken diğer
taraftan hidrojen sülfür, metan karbondioksit, hidrojen, amonyak, merkaptan
v.b. gibi gazların meydana gelmesine neden olmaktadır. Bu dokularda gaz bülleri
oluşmasına ve kötü kokuya neden olmaktadır. Açığa çıkan gaz sindirim sisteminde
barsakların şişmesine ve bu nedenle cesedin karın bölgesinin şiş görünümüne neden
olmakta, diğer taraftan da bu gazlar mideye doğru basınç yaparak içeriğini daha
yukarılara doğru itmektedir, sindirilmiş gıdalar regürjitasyona uğramaktadır.
Aynı gaz basıncı nedeniyle barsaklarda varolan gaita anüsten dışarı
atılmaktadır. Cildin gazlar nedeniyle şişmesi kişinin normal yüz fiziğini
değiştirmekte, bir süre sonra gözleri şiş, burnu hafif kalkık ve dudakları şiş,
dili dudakları arasından dışarı çıkmış zenci yüzü görünümünde bir yüz meydana
gelmektedir. Ciltte değişik büyüklükte içlerinde kokuşma gazları bulunan büller
ortaya çıkmaktadır. Bu büller patlatıldığında zemini nemli görünür.
Pütrefaksiyonun Evreleri:
I.
Evre;
-Cildin
rengi yeşil mavidir giderek yeşil siyah bir renk alır.
-Ciltte
duvarları hemoglobinle boyanıp kalın olarak belirginleşen kapiller ağ, kokuşma
haritası ya da damarlı mermer görünümü olarak isimlendirilen bir görünüm alır.
-Karın,
tüm vücut, genital bölge şiştir, ciltte kokuşma bülleri vardır (Resim 7).
-Avuç
içi, ayak tabanı, saç ve kıllar, tırnaklar yerlerinden ayrılır.
-Karın,
göğüs boşluğu ve perikard kesesinde passif diffüzyona bağlı pembe boyalı berrak
bir sıvı toplanması vardır.
-Tüm
iç organlar önceleri yumuşak kıvamdadır, daha sonra parankimatöz organlarda gaz
bülleri oluşur.
-Çoğu
organın rengi önceleri pembedir daha sonra yeşil bir renk alır.
-Sonunda
karın patlar. Bu dönemin 15-20° optimal koşullarda yaklaşık 3 haftada
tamamlandığı bildirilmektedir.
II.
Evre
-Karın
patlayınca karın ve toraks çöker
-Tüm
organlar küçülür adeta çamur kıvam ve görünümünde bir madde ile dolu kesecikler
gibi görünürler.
-Cesedin
dıştan cinsiyeti ayırdedilir durumdadır.
III.
Evre
-Karaciğer
ayırdedilemez hale gelir.
-Kaslar
ayrılmaya başlar.
IV.
Evre
-Cinsiyet
dıştan ayırdedilemez.
-Deri,
yumuşak dokular ayrılmaya başladığından iskelet görünür.
-Eklemler
ayrılmaya başlar.
-Uterus
hala ayırdedilebilir tek organdır.
Pütrefaksiyona
uğramış cesetlerde morfolojik bulguların ve laboratuvar bulgularının
değerlendirilmesindeki güçlükler: Kokuşmanın bulunduğu evreye göre olmakla
beraber genellikle cilt rengindeki değişiklikler nedeniyle küçük ekimoz ve
hematomlar yüzeyel sıyrıklar ayırt edilemeyebilir. Bunun yanında cilt bütünlüğü
bozulmadığı müddetçe postmortem deri ayrılmaları ve patlamalarını ayırdetmek
koşulu ile dikkatli bir muayene ile ateşli silah yaraları, kesici-delici alet
yaraları, büyük malformasyonlar, iskelet anomalileri saptanabilir. Otopside
kemik kırıkları, fibröz bağ dokuları, arteriosklerotik değişiklikler, kalp
kapaklarındaki fibrotik malformasyonlar, bağ dokusu kıkırdak dokusu, kemik
dokusu komponentleri bulunan tümöral kitleler, 6. haftadan sonraki gebelikler
saptanabilir. Kokuşma başladıktan sonra tanıya yönelik bakteriyolojik
incelemelerin değeri yoktur. Bu dönemde yapılacak biyokimyasal araştırmalar her
zaman sağlıklı sonuç vermeyecektir. Histopatolojik ve histokimyasal incelemeler
de sağlıklı sonuç vermeyecektir. Toksikolojik araştırmalarda da çabuk bozunan
türdeki bazı organik natürdeki maddeleri ayırdetmek mümkün olmayacaktır.
Pütrefaksiyona uğrayan cesetlerde bütünlüğü bozan bakteri üremesi ve otolitik
değişikliklerin yanı sıra çeşitli insektlerin yumurtalarından çıkan larvalar da
cesedin bütünlüğünü bozmaya iştirak eder. Bazen kemiriciler ve et yiyen bazı
hayvanlar da açıkta kalan cesetlerin bütünlüğünün daha çabuk bozulmasına neden
olurlar. Tüm bu aktarılanlardan sonra kokuşmuş cesetlerin değerlendirilmesinde
taze cesetlerden daha fazla özen gösterilmesi gerektiği sonucu akıldan hiç
çıkarılmamalıdır.
5. Saponifikasyon (Sabunlaşma):
Nemli
ortamlara gömülen ya da sıvı ortamda kalan cesetlerde meydana gelen nadir bir
değişikliktir. Genellikle deri altı yağ dokusundan zengin bölgelerde meydana
gelir. Çoğunlukla lokal olarak gelişen bir değişikliktir. Nötral yağların
lipolitik enzimler etkisiyle gliserin ve suda eriyen yağ asitlerine dönüştüğü
bu sırada kokuşmadan açığa çıkan amonyakla bu yağ asitlerinin kalsiyum ve
magnezyumun da etkisiyle önce suda eriyen amonyak sabunları daha sonra da suda
erimeyen Ca ve Mg sabunları meydana getirdiği saptanmıştır. Sabunlaşmaya
uğrayan vücut bölgesi morfolojik özelliklerini koruması nedeniyle adli tıp
açısından önemlidir. Bu değişikliğin aylar sonra tamamlandığı görülmüştür (Resim 8). Tropikal bölgelerde suda kalan cesetlerde ise
birkaç haftada tamamlandığı izlenmiştir. Meydana geldikten sonra da yıllarca bu
özelliğini koruduğu saptanmıştır.
6. Mumifikasyon (mumyalaşma):
Mumifikasyon
da ölümden sonra dokuların ve organların dehidrate olup kurumasıdır. Nadir
olarak meydana gelir. Ölümden önce varolan dehidratasyon meydana gelişi
kolaylaştırır. Çöl kumu gibi sıcak ve kuru zeminlere gömülen ya da benzeri
ortamda bırakılan cesetlerde meydana gelir. Tamamlanması aylar hatta yılları
alır. Bir kez meydana geldikten sonra da yıllarca bu özellik kaybolmaz.
Mumyalaşma meydana gelen cesetlerde kimlik saptamada yararlı ipuçları
alınabilir.
7. Maserasyon (salamuralaşma):
Amnion
kesesi içinde bir süre kalan fötusta görülen bir dekompozisyon şeklidir.
İntrauterin ölümün kesin tanı koydurucu kriteridir. Olay tamamen aseptik
fermantatif bir otolizdir. Amnion içinde kalış süresine göre ilk günlerden
itibaren sırasıyla şu değişiklikler meydana gelir; deride içi su dolu büller
oluşur, bunlar patlar ve altından kirli kırmızı derma görünür, hemoliz sonucu
tüm fötus kirli esmer renk alır, içorganlar çamur renk ve görünümünü alır,
vücut boşluklarında kirli esmer renkli bir sıvı birikir, kaslar çok yumuşar,
eklemler gevşer, iç organlar flüktüasyon veren kese halini alır (Resim 9).
III- POSTMORTEM İNTERVAL TAYİNİ
Ölüm
zamanının tayininine yönelik çalışmalar ve bunun önemi yüzyıllardır bilinmekte
ve uygulanmaktadır. Çok eskilerden beri cesetlerde izlenen postmortem
değişiklikler gözönünde bulundurularak ölüm zamanı tayin edilmeye
çalışılmıştır. Ölüm zamanının doğru tayini adli tahkikatı yönlendirmesi
açısından önemlidir, ancak teknolojideki tüm gelişmelere karşın henüz kesin bir
zamanı belirleyecek yöntem yoktur.
1-
Günümüzde bu amaçla kullanılabilecek tek başına sağlıklı bir yöntem yoktur.
2-
Ölüm zamanına yakın bir tahminde bulunmak, ölüm zamanını tayinden daha
sağlıklıdır.
3-
Tüm faktörler gözönünde bulundurulsa bile ölüm zamanı teriminden kaçınmak
yerinde olur.
4-
Söylenen zaman ölümün meydana gelmiş olabileceği zaman dilimini yansıtmalıdır.
Bu amaçla aşağıdaki zaman dilimlerinde önerilen kriterler gözönünde
bulundurularak bir zaman aralığı söylenebilir.
Postmortem
dönemde her evrede göz önünde bulundurulması gereken kriterler farklıdır. Bu
kriterler ve çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalar sonunda elde edilen meydana
geliş süreleri aşağıda listelenmiştir.
a) Erken Dönemde
(Saatlerle İfade edİlen dönemde) İnterval tayİnİ:
Rigor Mortis;
Bazı
yazarlar ölümden sonra 1-6 saate başladığını bazıları ise 5-7 saatte
başladığını bildirmektedirler. Bazı yazarlar ölümden 6-24 saat sonra maksimum
düzeye ulaştığını, bazıları ise bu düzeye 12-18 saat sonra ulaştığını
bildirmektedirler. Bazı yazarlar ölümden 12-36 saat sonra kaybolduğunu,
bazıları ise bu sürenin ölümden sonra 24-36 saat olduğunu bildirmektedirler.
Livor Mortis;
Ölümden
önce başlayabildiği saptanmıştır. Ancak bazı yazarlar ölümden 2-4 saat sonra
belirginleşip, 8-12 saatte sabitleşitiğini bildirmektedirler.
Algor Mortis;
Konu
ile ilgili tartışmalar yukarıda da belirtilmiştir. Ancak bazı yazarlar ölümden sonraki
ilk 0-12 saatte her saat başı 1°C düştüğünü bildirmektedir.
Vitröz sıvıda K iyonu düzeyinin artması;
Bazı
yazarlar ilk 12 saatte çok sağlıklı sonuçlar almanın mümkün olduğunu
bildirirken yapılan çalışmalarda; ilk 24 saatte ±10
saatlık, ilk 48 saatte ±20 saatlik bir hata payı ile yol gösterici
olduğu saptanmıştır.
Göz değişiklikleri;
Önceki
hastalık ve son evredeki koşullar ile postmortem cesedin kaldığı koşullara
bağlıdır.
Olay yeri keşfi bulguları;
En
sağlıklı verilerin buradan sağlanacağı ileri sürülmektedir. Son konuşulan
telefon kaydı, son hayatta gören kişinin ifadesi, son alınan gazete, ya da
ödenen para gibi bulgular.
Otopsi bulguları;
Tartışmalıdır.
Mide içeriği;
Tartışmalıdır.
b) Geç Dönemde (gün ve
hafta İle İfade edİlen dönem) İnterval tayİnİ:
Olay yeri keşfi ve adli tahkikat bulguları
Postmortem pütrefaksiyon;
Bazı
yazarlar 24 saatte bazıları 2. günde başladığını bildirmektedirler.
Yeşil- mavi abdominal leke; (kokuşma lekesi)
Bazı
yazarlar ölümden 24-36 saat sonra başladığını, bazıları da 2. -3. gün meydana
geldiğini bildirmektedirler.
Cesedin şişmesi, krepitasyon alınması;
Bazıları
36-72 saatte, bazıları 5. -6. günde başladığını belirtmektedirler.
Epidermolysis;
Ölümden
4-7 gün sonraki periyodlarda zaman aralığı verilmektedir.
Kurtlanma;
Canlıların
enfekte yaralarında dahi görmek mümkündür. Bu nedenle tartışmalıdır.
c) UzamIş Dönemde (ay
ve yIlla İfade edİlen dönem) İnterval tayİnİ:
Bu
dönem ile ilgili verilen geç değişikliklere çok erken dönemlerde de bazı
çevresel koşullar etkisiyle rastlanabilmesinin mümkün olduğu görülmüştür. Bu
değişiklikler; 1.Saponifikasyon, 2.Mumifikasyon, 3.Skeletinizasyondur.
Tüm
bu aktarılanlar ışığında eğer cesette ölü lekeleri tamamen gelişmiş, ölü
katılığı tüm eklemleri tutmuş ise şahıs öleli en az 3-6 saat olmuştur
denebilir. Çünkü tüm bu değişikliklerin bu sürelerden daha kısa sürelerde
tamamen gelişmesine etkili bir faktörden söz edilmemektedir. Aksine geciktirici
faktörler bildirilmiştir. Yukarıdaki bulgulara ek olarak ilioçekal bölgede
kokuşma lekesi belirmiş ise kişi öleli en az 24 saat geçmiştir. Kokuşma
nedeniyle yüz zenci yüzü görünümü almış, tanınmayacak kadar şişmiş ve değişmiş
ise kişi öleli en az 2-3 gün olmuştur. Kokuşma nedeniyle karın patlamış ise
kişi öleli en az birkaç hafta geçmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu
bulgular daha uzun sürelerde de gelişebilir. Değerlendirmeler sırasında
verilecek postmortem intervalin faili meçhul bir cinayette, ya da miras hukuku
yönünden bazı intihar ve kazalarda önemli ipuçları olarak kullanılacağı akıldan
hiç çıkarılmamalıdır.
DEFİN
RUHSATI
Bir
hekim defin ruhsatı düzenlemek amacıyla bir cesedi muayene etmek durumunda
olabilir. Defin ruhsatı düzenlenmesi ile ilgili yasal yaptırımlar Umumi Hıfzısıhha
Kanununda belirtilmiştir (Md. 211-221). Hekim ölüyü muayene edecek, anamnez
alacak, gerekirse kişiyi daha önce muayene edip tedavi eden hekimden bilgi veya
durumunu bildiren bir rapor alacaktır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre
eğer cesedin muayenesi sırasında ölümün doğal nedenlerle meydana gelmediği
şüphesini uyandıracak bulgular saptanmış ise veya ölünün kimliği meçhul ise o
zaman durum Cumhuriyet Savcılığına ya da Sulh Hakimliğine bildirilmelidir.
Ceset muayene edilmeden önce kimliği saptanır, yakınlarından veya cesedi
tanıyanlardan dikkatli bir anamnez alınır. Kişinin önceden geçirdiği
hastalıklar, ölüm öncesi döneme ait şikayet ve bulgular, eğer hekim kontrolünde
ise tanı ve tedavi protokolü, rapor, tıbbi belge veya görüşmelerden yararlanılarak
mutlaka öğrenilmeli ve not edilmelidir. Anamnezde kaza, cinayet veya intihardan
söz ediliyorsa, entoksikasyon şüphesi varsa, önceden geçirilmiş ciddi bir
travmadan söz ediliyorsa, muayenede travmatik lezyonlar veya herhangi bir alet
yarası saptanırsa, durum yazılı olarak veya diğer iletişim araçlarından
yararlanılarak adli makamlara bildirilir. Adli makamlara ihbarı yapılan
cesetlere defin ruhsatı düzenlenmez. O cesetin defin ruhsatı adli ölü muayenesi
ve/veya otopsi yapıldıktan sonra adli makamlarca düzenlenir.
ADLİ
ÖLÜ MUAYENESİ VE KEŞİF
Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 79. maddesinde “Bir ölünün adli muayenesi tabip huzuru ile yapılır. Adli muayenede
ölünün tıbbi kimliği, ölüm zamanı ve ölüm nedenini tayin için harici bulgular
tespit edilir.” denmektedir. Cesetlerin adli ölü muayenesi cesetlerin olay
yerinde bulunduğu ortamlarda veya hastanelerde otopsi salonlarında yapılabilir.
Sıklıkla hekimler bir cesedin bulunduğu ortama adli ölü muayenesi yapmak
amacıyla bilirkişi olarak götürülmektedir. Ölü muayenelerinin olay yerinde
yapılmasındaki en önemli gerekçeler ölüm nedeninin saptanmasında yardımcı
olabilecek veya yol gösterebilecek bazı bulguların araştırılması, ölüme etkili
olabilecek faktörlerin ortaya konmasında hekimi yönlendirecek bazı biyolojik
artık veya kalıntıların araştırılması ve ölüm mekanizmasını açıklayabilecek
bulguların saptanmasıdır. Bu nedenle olay yerinde ölü muayenesi yapan hekim
cesedin muayenesi yanında, cesedin bulunduğu ortamda veya çevresinde eğer varsa
laboratuvar araştırmalarında materyel olarak kullanılabilecek biyolojik artık
veya lekeleri (kan, kıl, ejakulat sıvısı, idrar, feçes, tükrük, kusmuk)
saptamak ve bunları örnekleyerek laboratuvarlara ulaştırmak üzere Cumhuriyet
Savcılığına teslim etmek durumundadır. Özellikle entoksikasyon şüphesi olan
olgularda olay yerinde bulunan ilaç şişeleri veya kimyasal madde kutuları da
laboratuvarlara toksikolojik analiz amacıyla gönderilmelidir. En sağlıklı adli
ölü muayenesi cesedin bulunduğu ortamlarda yapılan ölü muayenesidir. Eğer hekim
cesetle ilk kez otopsi salonunda karşılaşıyor ise o zaman olay yerinde
saptanabilecek bazı bulguları görebilme şansı olmayacaktır. Bu durumda mutlaka
iyi bir anamnez alınmalı ve adli soruşturma bulguları gözden geçirilmelidir.
IV-OTOPSİ KARARI
Adli
tahkikat ve cesedin dış muayenesi ile yetinilerek kesin ölüm nedeninin
saptanabilmesi çok sınırlı birkaç durum dışında bilimsel olarak mümkün
değildir. Adli olgu etiketi almış ölümlerde birden fazla kişinin değişik
sorumlulukları bulunabilir. Bu koşullarda tek aydınlatıcı, gerçekleri ortaya
koyucu, spekülatif düşüncelerin silinebileceği yöntem, adli olgu etiketi alan
ölümlerde cesede otopsi yapmak, gerekli laboratuvar incelemelerinin yapılmasını
sağlamaktır. Bir çok yabancı ülkede adli olgu etiketi alan ölümlerde cesetlerin
adli otopsi yapılmadan gömülmesi suç olarak kabul edilmektedir.
Otopsi,
ölen kişinin ölüm nedenini saptamak amacıyla cesedinin tüm boşluklarının
açılıp, bütün sistem ve organlarının eldeki yöntemlerle incelenmesi işlemidir.
Bu aktarılanların ışığında otopsinin amacı;
1-Ölüm
nedenini saptamak,