"Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet, Kadın ve Sağlık" Rapor PDF Print E-mail
Friday, 07 March 2008 12:09
 
TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL CİNSİYET, KADIN ve SAĞLIK

Türk Tabipleri Birliği

Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu

-RAPOR-

Giriş

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 1948'de sağlığı, "yalnızca hastalık ya da sakatlığın olmaması değil, kişinin bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali" olarak tanımlamıştır. Halen tüm dünyanın kabul ettiği bu tanıma göre, dil, din, etnik köken, cinsiyet vb. ayrımı olmadan her bireyin eşit olarak sağlıklı olma hakkı vardır. Halen 6.5 milyarı aşan dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların sağlık durumunu incelerken; hastalık ve sakatlık yönünden olduğu kadar, ruhsal ve sosyal yönden de tam bir iyilik halinin olup olmaması ve kadınların "tam iyilik durumlarını" etkileyen faktörler yönünden de sorunu irdelemek ve tanımlamak gerekmektedir. Dolayısıyla kadın sağlığı da biyolojik etkenlerin yanında, sosyal ve siyasal süreçlerden etkilenmektedir. Kadın sağlığını üreme sağlığı ile bir tutan anlayış yerine, toplumsal cinsiyet kavramını da içine alan yeni yaklaşımlar kadın sağlığının başlıklarını değiştirmektedir. Erken evlilikler ve ergen gebelikler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, kadın kanserleri, yaşlanan kadının sağlığı, sigara, madde bağımlığı ve kadın, kadının ruh sağlığı, kronik hastalıklar, beslenme, acil bakım, sağlık bakımına ulaşım ve kadın, anne ve yeni doğan bebek ölümleri nihayet cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı sağlık sorunları; kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve tecavüz, namus cinayetleri vb...

Bu nedenle kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını etkileyen eğitim düzeyi veya sosyal olanakların kullanılmasında belirleyici olan "toplumsal cinsiyet ayrımcılığı da "sağlık" kavramı içerisinde incelenmesi gereken konulardır (1).

Bilindiği gibi; bireyin kadın ya da erkek olarak gösterdiği genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklere "cinsiyet" (sex) denir. "Toplumsal cinsiyet" (gender) ise; kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Toplumsal cinsiyet biyolojik farklılıklardan dolayı değil, kadın ve erkek olarak toplumun bizi nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır (2,3).

Bu kavramlarla birlikte iki ayrı kavramın daha bilinmesinde yarar vardır. Bunlar;

Toplumsal cinsiyette eşitlik (gender equality); fırsatları kullanma, kaynakların ayrılması ve kullanımında, hizmetleri elde etmede bireyin cinsiyeti nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğramaması demektir. Toplumsal cinsiyette hakkaniyet (gender equity) ise; kadın ve erkeğin farklı gereksinimi ve güçlerinin olduğu, bu farklılıkların belirlenerek iki cinsiyet arasındaki dengeyi düzeltecek şekilde gerekenlerin yapılması anlamına gelmektedir (2,3).

Biyolojik cinsiyetin aksine, toplumsal cinsiyet farklılığı sosyalleşme süreci içerisinde oluşmaktadır, bu nedenle de toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilir ve değiştirilebilir. Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmektedir ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumlulukları vardır. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bu eşitsizlik en belirgin olarak gelir dağılımında kendini gösterir. Bugün dünyadaki yoksulların % 70'ini kadınlar oluşturmaktadır. Bir çok kadın çalışma olanağı bulamazken, çalışan kadınlar da ancak erkek kazancının ortalama 3/4'ü kadar bir ücret kazanmaktadırlar (3,4).

Bu tür ayrımcılığın yanı sıra, toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur. Bu durum kadının yaşamını ve sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kadın ve kız çocuklarına aile ve toplum tarafından verilen düşük değer, dünya istatistiklerinde "okur-yazarlık durumunda" belirgin olarak kendini göstermektedir. Geçen yirmi yılda önemli atılımlar yapılmasına rağmen, dünyada hala ilkokula başlamayan 130 milyon çocuğun çoğunluğunu (2/3'ünü) kızlar oluşturmaktadır. Ayrıca hala 1 erkeğe karşı, 2 kadın okuma-yazma bilmemektedir. Yine kadınlar kullanılan oyların yarısına sahip oldukları halde, tüm dünyada parlamentoda % 14.2, kabinede bakan olarak sadece % 6 koltuğa sahiptirler (3,4).

Toplumsal cinsiyet ve haklar

Cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentileri, sonuçta kadınların insan hakları kapsamındaki bazı haklarını elde edememesine, kullanamamasına yol açmaktadır. Bu durum, toplumlarda kadın sağlığı için adeta kısır bir döngü oluşturmaktadır (3).

Hakların kullanımında, kadın ve erkek arasında çok büyük farklılıklar mevcuttur. Bunlar bazı örneklerle açıklanacak olursa; örneğin Türkiye'de, her öğrenim düzeyinde okullaşma oranı erkeklerin lehine olarak oldukça farklıdır. Ülkemizde 1930'larda çok düşük olan toplumun okur-yazarlık oranı yıllara göre giderek artmıştır ve bu artış eğrisi her iki cinsiyet için de benzerdir. Ancak; son 70 yılda kadın ve erkek okur-yazarlığındaki fark hiç kapanmamış, aynen devam etmiştir. Bu bulgu, Türkiye'de cinsiyet bakış açısına duyarlı bir eğitim politikasının uygulanmadığının bir göstergesidir. Halen Türkiye'de erkeklerin okur-yazarlık oranı %89, kadınların %72'dir. Okuma-yazma bilen nüfus içindeki kadın oranı %44.2'dir. Aradaki farkın çok yüksek olduğu bölge ve illerimiz mevcuttur (3,5) Kız-erkek okullaşma oranları 1995-1996 öğretim yılında kızlarda %88.2 erkeklerde %92.3'tür. Ancak, ilkokul sonrası eğitimin her düzeyinde kız öğrenci katılımı erkek öğrencilerin gerisinde kalmakta, bu açık, eğitim düzeyi yüksekliğine koşut olarak büyümektedir. Örneğin, aynı öğretim yılı için ortaokula başlama oranları kızlarda %58.2 iken, erkeklerde %76.1'dir (3,5). Türkiye'de 2001 yılında DİE verilerine göre, 6-14 yaş grubundaki kız çocuklarının %12.9'u, erkek çocuklarının %7.6'sı okula devam etmemektedir. Okula devam etmeme nedenleri incelendiğinde; "toplumsal cinsiyet" faktörünün belirleyici olduğu görülebilir (3,5).

Türkiye'de kamu kesiminde üst ve orta düzey yöneticilerin ve parlamentodaki üyelerin cinsiyete göre dağılımları incelendiğinde, fırsatların kullanımında cinsiyetler arasında varolan eşitsizlik açıkça görülebilir. Kamusal kesimde üst düzey yöneticiliği yapan kadınların sayısı çok az iken, daha alt düzeylere inildikçe (özellikle "yardımcılık" düzeyinde) yöneticilik yapan kadınların sayısı artmaktadır. Türkiye'de parlamentodaki milletvekilleri içerisinde kadınların yüzdesi son seçimlerde ancak %9.1 olabilmiştir(5).

Sosyal yaşamda yer almada, fırsatların kullanımındaki cinsiyetler arası eşitsizlik durumu, sadece Türkiye için değil, bütün gelişmekte olan ülkeler için söz konusudur. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını, ayrımcılığın olmamasını sağlayan politikalar, o ülkelerin de ana plan ve programlarına ve uygulamalara yeterince entegre edilememiştir. 2006 verilerine göre, parlamentoda kadın sayısı en yüksek olan ülkeler Iskandinav ülkeleridir; örneğin, İsveç parlamentosunun % 47.3'ünü kadınlar oluşturmaktadır (6).

Toplumsal cinsiyet ve sağlık

Kadın ve erkeklerdeki sağlık ve hastalık örüntüleri belirgin farklılıklar gösterir. Kadınların doğumda beklenen yaşam süresi daha uzundur. Ancak pek çok toplumda, kadınların erkeklere göre daha fazla hastalık ve stres yaşadıkları bilinmektedir. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıkça, daha uzun olan bu yaşamın niteliği önem kazanmaktadır. Daha zayıf cinsiyet olarak değerlendirilen kadınların aslında bütün yaşlarda erkeklerden daha güçlü olduğu görülür. Tüm toplumlarda, erkek fetüs daha fazla spontan düşük ve ölü doğumla karşılaşır. Bu mortalite modeli yaşamın ilk 6 ayında da belirgin şekilde devam eder. Erişkin dönemde ise yine kadınlar menopoz dönemine kadar biyolojik bir avantaja sahiptir. Çünkü cinsiyet hormonları kadınları iskemik kalp hastalıklarından korumaktadır (3,7).

Toplumsal cinsiyet rolündeki değişimler erkekler için ise; "ekmek parası kazanmak" amacıyla daha fazla risk almalarına ve mesleki nedenlere bağlı ölümlerden daha fazla etkilenmelerine neden olmuştur. Aynı zamanda erkeklerin kaynaklara ulaşma imkanlarının daha fazla olması, tehlikeli maddelerle karşılaşmaları/kullanmaları riskini arttırmıştır. Hızlı bir şekilde bu alışkanlıklar "erkeksi alışkanlıklar" olarak tanımlanmıştır. Dünyanın pek çok ülkesinde genç erkekler genç kadınlardan daha fazla trafik kazası (alkol bağlantılı) ve şiddetten dolayı ölüm riskiyle karşılaşmaktadır. Yaşamın ilerleyen evrelerinde erkekler arasında görülen erken ölümlerin büyük bir kısmı kalp hastalıklarından kaynaklanmaktadır. Bu yalnızca biyolojik duyarlılıktan değil, aynı zamanda erkeklerin risk alma davranışlarının farklı olmasından da kaynaklanmaktadır. Örneğin; erkekler sigara içmeyle birlikte, mesleki karsinojenlere daha fazla maruz kaldıkları için akciğer kanserinden ölme riskleri de artmaktadır (3,7).

Türkiye'de, kadınların beklenen yaşam süresi erkeklerden daha uzun olduğundan yaşlı kuşaktaki kadın sayısı daha fazladır. Nüfus projeksiyonunda, 2000 yılında beklenen yaşam süresi erkeklerde 66.9 yıl, kadınlarda 71.5 yıl iken, 2005 yılında bu sürenin erkeklerde 68 yıl kadınlarda 72.7 yıl olması beklenmektedir. Yaşam süreci boyunca hem kadın, hem de erkekler cinsiyete özel hastalıklar açısından risk taşmaktadırlar. Ancak kadın ve erkeğin üreme ile ilgili hastalık yükleri incelendiğinde; kadınlar üreme sağlığı sorunlarını erkeklerden çok daha fazla yaşarlar ve bu duyarlılık üreme çağında (15-49 yaş) daha da artar. Cinsiyete göre üreme sağlığı hastalık yükü incelendiğinde; kadının hastalık yükü (%36.6), erkeğin yükünün (%12.3) üç katı olduğu görülür. Kadın ve erkeğin biyolojik cinsiyeti ve üremeye ilişkin fizyolojik fonksiyonlarının farklılığı ve getirdiği yüklerin yanı sıra, toplumun kendilerine biçtiği "toplumsal cinsiyet" rolünden kaynaklanan ve sağlıklarını olumsuz etkileyen faktörler mevcuttur. Bu olumsuzlukların boyutu toplumdan topluma değişmekle birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerde "kadın" yönünden olumsuzlukların boyutu daha da büyüktür (3,7).

Örneğin, anne ölümlerini azaltmak ve önlemek artık günümüzde bir sosyal adalet ve insan hakları konusu olarak kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF'in 1990 tahminlerine göre, gebelik, doğum yada loğusalık döneminde yaşanan komplikasyonlara bağlı olarak yılda 585.000 anne ölümü meydana gelmektedir. Bu ölümlerin %99'u gelişmekte olan bölgelerdedir. Yine Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre, dünyada her yıl 15 milyondan fazla kadının yaşamlarının geri kalan kısmında doğum ve gebeliğe bağlı yaralanma ve sakatlık sorunları devam etmektedir. Bir kadın, her hamilelikte ölüm riski ile karşı karşıya gelmektedir. Gelişmiş bölgelerde anne ölüm oranları, 100.00 canlı doğumda ortalama olarak 50'nin çok altındadır (Doğu Avrupa için 8-50; ve pek çok Batı Avrupa ülkesi için 8'in altındadır). Gelişmekte olan bölgeler ise, 100.000 canlı doğum için 500-1000 olarak rapor etmektedir (4). Türkiye'de 1998'de hastane verilerine dayalı (53 ilin, 615 hastanesinde) yapılan bir çalışmaya göre Anne Ölüm Hızı yüz bin canlı doğumda 49 bulunmuştur. Bu araştırmada dikkat çekici nokta, her 5 anne ölümünden 4'ü önlenebilir ölüm olarak değerlendirilmiştir (8).

Yaş dönemlerine göre kadın sağlığını etkileyen olumsuzluklar aşağıda örneklendirilmiştir (3).

 

Çocukluk Dönemi:

Cinsiyeti nedeni ile kız çocuğunun yaşadığı ve sağlığını etkileyen olumsuzluklar şunlardır:

Cinsiyet seçimi

Gebeliğin istenmemesi

İsteyerek düşükler

Malnutrisyon

Enfeksiyonlar

İhmal, hizmetten yararlanamama

Morbidite ve mortalite hızlarının artması (özellikle 2-5 yaşta)

 

Ergenlik (Adolesan) Dönemi (10-19 yaş)

Bu dönemde kız adolesanlar için daha fazla riskler söz konusudur, önemli sorunları şunlardır:

Menarş

Toplumsal baskı

Cinsel taciz/istismar

İstenmeyen gebelikler

İsteyerek düşükler

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (CYBE)

Anemi/malnütrisyon

Madde bağımlılığı (alkol, sigara, uyuşturucu)

Paralı seks

Şiddet

 

Erişkinlik Dönemi (15-49 yaş)

Üreme fonksiyonlarının en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde kadınların karşılaştığı en önemli sağlık sorunları şunlardır:

Gebelik, doğum, doğum sonu komplikasyonlar

İstenmeyen gebelikler/isteyerek düşükler

CYBE

Anemi/malnütrisyon

Paralı seks / cinsel taciz-istismar/şiddet

Anne ölümleri

 

Menopoz ve menopoz sonrası dönem (50+ yaş)

Kadının sağlık sorunlarının en ihmal edildiği dönemdir. Bu dönemde karşılaşılan sorunlar çoğu kez kadının cinsiyeti yada üreme fonksiyonları ile ilişkilendirilmez bile. Kadınların bu dönemde yaşadığı üreme sağlığı ile bağlantılı sorunlar şunlardır:

Menopozal semptomlar

Malignensiler

Kardiyo Vasküler Hastalıklar

Osteoporoz

Desensüs-prolapsus

Şiddet

 

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının en çarpıcı olumsuz sonucu sağlık hizmetlerinden yararlanma da ortaya çıkmaktadır. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı sonucu özellikle kadınların düşük statüde olması en fazla onların doğurganlık davranışını etkilemektedir.

Dünyada, gelişmekte olan 99 ülkede yapılan bir araştırmaya göre; kadının toplumsal statüsü ve doğurganlığı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve kadının statüsü iyileştikçe sahip olduğu çocuk sayısı azalmaktadır. Aynı şekilde, kadının statüsü iyileştikçe obstetrik hizmetlerden yararlanma oranı da artmaktadır. Buna Türkiye'den örnekler verilecek olursa, 1998 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması İleri Analiz Sonuçlarına göre, kadının öğrenim düzeyi yükseldikçe doğum öncesi bakım alma ve sağlıklı koşullarda doğum yapma oranlarının arttığı görülmektedir(Tablo 1).

Tablo 1. Kadının öğrenim düzeyine göre obstetrik hizmetlerden yaralanma durumu

Kadının Öğrenim Düzeyi

Doğum öncesi bakım alanların oranı (%)

Sağlıklı doğum oranı (%)

Yok/İlkokulu bitirmemiş

37.6

54.8

İlkokul mezunu/Ortaokulu bitirmemiş

76.2

89.8

Ortaokul ve +

96.0

99.7

Kaynak: 1998 TNSA İleri Analiz Sonuçları

Eğitim düzeyi çok düşük olanlar arasında doğum öncesi bakım alma %37.6, sağlıklı doğum oranı %54.8 iken ortaokul ve üzerinde öğrenim görmüş olanlarda bu oranlar sırası ile %96.0 ve %99.7'dir (9).

Kadının öğrenim düzeyi aile planlaması hizmetlerine ulaşmasında da etkili olmaktadır. Örneğin; eğitimsiz grupta kontraseptif yöntem kullanma oranı %51 iken ilkokul mezunu olanlarda bu oran %67.7 ye ortaokul ve üzerinde %75.3 e yükselmektedir. Modern yöntem kullanma yüzdesi de buna benzer olup sırası ile, % 28.1 , % 38.6 ve % 52.8 dir (9). Tablo 2'de 2003 yılı Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması verilerine göre bazı kadın sağlığı göstergeleri verilmiştir (10). Ancak, burada ayrıntıları gösterilememiş olsa da, bu değerler kent-kır ve batı-doğu bölgeleri arasında çok belirgin farklılık göstermektedir.

Tablo 2. Türkiye'de Seçilmiş Bazı Kadın Sağlığı Göstergeleri  .

Toplam Doğurganlık Hızı:                                                 2.2

AP Yöntemi Kullanma (%):                                              71,0

            Modern Yöntem:                                                     42.5

            Geleneksel Yöntem:                                              28.5

AP'nda Karşılanmayan Gereksinim (%):                                   6,0

Doğum Öncesi Bakım alanlar (%):                                 80.9

Sağlıklı Doğum oranı (%):                                                            83,0   .

Kaynak: TNSA, 2003

Toplumsal cinsiyet temelli şiddet

Kadına karşı şiddet yada toplumsal cinsiyet temelli şiddet bir bütün olarak kadının insan haklarının ihlalidir. Bu, kadının sağlığı ve yaşamı üzerinde çok büyük bir etkiye yol açmaktadır. Son beş yılda dünyanın pek çok yerinden elde edilen kadına karşı uygulanan şiddet verileri, özellikle yakın partner (eş, erkek arkadaş) şiddetinin görülme sıklığına ilişkin veriler artmıştır. Tüm dünyada, kadınların %10-%50'den fazlası yaşamlarında yakın partnerleri tarafından fiziksel istismara maruz kaldıklarını bildirmişlerdir (7).

Kadına yönelik şiddet; fiziksel ve ruh sağlığı sorunları, adam öldürme, intihar etme ve HIV/AIDS gibi olaylar nedeni ile ölüm gibi geniş bir yelpazedeki birçok konuyla ilişkilidir. Şiddetin ortak sağlık sonuçları; her türden yaralanmalar, kronik ağrı belirtileri, pelvik enfeksiyon (PID), istenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, depresyon, ve anksiyete bozuklukları gibi sağlık sorunlarını içermektedir (7).

Kadının "toplumsal cinsiyet" bağlamında yaşadığı eşitsizlikler, ayrımcı uygulamalar onun yaşama hakkını bile kullanamaması ortamını hazırlamaktadır. Bu açıdan ülkemizde varolan ve kadına yönelik şiddetin en uç örneği olan "namus cinayetleri" dikkat çekici düzeydedir. Ülkemizde, resmi kayıtlarda 2000-2005 tarihleri arasında namus cinayeti nedeniyle öldürülen yaklaşık 500 kadın olduğu bildirilmektedir (11). Ancak, bu suçu tanımlamak pek de kolay olmadığından gerçek rakamın bundan daha fazla olduğu söylenebilir. Namus cinayetleri Türkiye dışında Pakistan, Ürdün, Mısır ve Umman gibi ülkelerde de bildirilmiştir (7).

Bekaret kontrolü, kadının insan haklarının ihlal edilmesidir ve haklı gösterilemez, ancak özellikle Türkiye'nin kırsal yörelerinde genç kızlar ve kadınlar keyfi bir şekilde bekaret kontrolüne maruz kalmaktadırlar (7). "Hiymen muayenesi", anne-babaların, nişanlı ya da kocanın ya da kanunun "masumiyetini" ispatlamak için kadınların kendileri tarafından da yaptırıabilmektedir (12). Türk Tabipleri Birliği Etik Komitesi, kadının isteği dışında uygulandığı zaman bu kontrollerin Birliğin ilkelerine aykırı olduğunu bildirmiştir. Hekimler, tecavüz vakaları dışında bekaret testi uygulamamalıdırlar. Türk Tabipleri Birliği bekaret kontrolünü toplumsal cinsiyet temelli şiddet olarak kabul etmektedir ve 1999'da Adalet Bakanlığı savcılara, cinsel bir tecavüz olmaması halinde bu uygulamayı yasaklama hükmünü getirmiştir (13).

Sonuç

Sağlık hizmeti sunanların ve karar vericilerin, politika, strateji ve uygulamalara "toplumsal cinsiyet eşitliği" perspektifinden bakabilmesi gerekmektedir. Çoğu kez bu bakış açısının gelişmemiş olması toplumsal olaylarda tanıyı ve korunma önlemlerini, çözümleri geciktirmektedir.

Geleneksel olarak kadın sağlığı hizmetleri, özellikle kadınların üreme çağında, özellikle kontrasepsiyon ve güvenli-sağlıklı doğuma odaklanmıştır. Bu yaklaşım ana-çocuk sağlığı sorunlarının yoğun yaşandığı ve anne ve bebek ölümlerinin yüksek olduğu bölgelere uygun bir yaklaşımdır. Ancak, geleneksel bakışın tersine, kadın sağlığının yalnızca üremeye/doğurganlığa ilişkin sağlık olmayıp, bundan çok daha fazla olduğunun kavranması önemlidir. Aynı zamanda cinsel ve üremeye ilişkin alanlar belki toplumsal cinsiyet ayrımcılığının en fazla yapıldığı yerdir ve kadın-erkek ilişkisindeki eşitsizlik, kadının cinsel ve üreme sağlığı üzerinde en fazla etkiye sahiptir. Ekonomik, sosyal ve kültürel nedenler sıklıkla kadınları erkeklerle olan ilişkilerinde daha  güçsüz yapmaktadır. Bu güçsüzlük, kadınları istenmeyen cinsel ilişki, istenmeyen gebelik, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve şiddete karşı kendilerini koruyamamalarına neden olabilir.

Kadın sağlığındaki çağdaş yaklaşım, yaşam boyu, bütün yaş gruplarını ve etkileyici bütün faktörleri göz önüne alan kapsamlı bir yaklaşımdır. Türkiye'de kadın sağlığı sorunları incelendiğinde; daha doğumda erkek çocuğun tercih edilmesinin yaygınlığından başlayan, ergenlik döneminde, özellikle kırsal alanda ve doğuda erken evlilik ve ergen gebeliği ve bunun yarattığı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Doğurganlık döneminde kadınlar arasında riskli gebeliklerin yaygın olmasından, aşırı doğurganlık ve bunun yarattığı sağlık sorunlarına, menopoz-menopoz sonrası dönemde ve yaşlılık döneminde ise kadınların neredeyse "yok sayıldığı" bir sorunlar yumağı ile karşılaşılmaktadır.

Kadın sağlığı/üreme sağlığı konusunda hizmet sunumunda ilkesel olarak kabul edilmiş olsa bile, ülke düzeyinde kadın sağlığı hizmetlerinde, "bütüncül" bir yaklaşım yerine, doğurganlık dönemine odaklanmış "geleneksel" yaklaşım hakimiyetini sürdürmektedir. Bu konuda adölesanlar, menopoz-menopoz sonrası dönemdeki kadınlar ve yaşlı kadınlar en ihmal edilen grupları oluşturmaktadır. Aile planlaması ile ilgili bilgilendirme-eğitim-iletişim ve klinik hizmetlerde erkekler hedef grup olarak ele alınmamaktadır.

Ülkemizde göreceli tüm iyileştirmelere rağmen, kadının toplumsal statüsü, sağlığını ve sağlık hizmetlerinden yararlanmasını önemli ölçüde etkileyecek kadar düşüktür. Eğitim, hukuk, sosyal ve siyasal alanda cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler kadının toplumda, özel olarak aile içinde kadın sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Aile içinde bireyler arasındaki iletişim eksikliği, başlık parası ve zorla evlendirme konularındaki geleneksel uygulamalar, kadına yönelik şiddet sorunları hala varlığını sürdürmektedir. Medyada kadının cinsel bir meta olarak ele alınması da kadının toplumsal statüsünü olumsuz olarak etkilemektedir. Ülkemizde, kentsel alanda yaşayanlara göre kırsal alanda yaşayan, batı bölgesinde yaşayanlara göre doğu bölgesinde yaşayan kadınların daha olumsuz sosyal ve ekonomik statüsü, bu kadınların sağlığını daha da fazla olumsuz yönde etkilemektedir.

Doğum öncesi bakım ve sağlıklı koşullarda doğum hizmetleri ve aile planlaması konularında, kırsal alanda ve doğuda yaşayan kadınlar için, kentte ve batıda yaşayan kadınlara göre, eğitimsiz kadınlara göre, eğitim düzeyi yüksek olan kadınların, temel sağlık hizmetlerine bile erişebilirliği açısından sorunlar mevcuttur. Topluma en yakın mesafede ve sürekli olarak verilmesi gereken birinci basamak sağlık hizmeti (sağlık ocağı-sağlık evi kompleksi) ünitelerinin sayısal yetersizliği, personel dağılımındaki dengesizlik ve varolan personelin de mesleki bilgi-beceri eksikliği, Doğu'da ve Güneydoğu'daki kadınlar için dil sorunu hizmetlerden yararlanmayı olumsuz yönde etkilemektedir. Daha önceki bölümde ayrıntılı rakamlarla ortaya konduğu gibi; doğurganlık davranışları, sağlık hizmetlerinden yararlanma, özellikle doğum öncesi bakım alma ve doğumların sağlıklı koşullarda yapılması konularında, kadının eğitim durumu ve yerleşim yeri özelliği (kent-kır, batı-doğu) belirleyici faktörler olmaktadır.

Ülkemizde sağlık hizmetlerinde, bölgelerarası ve cinsiyetler arası farklılığı giderici yaklaşımların uygulanması ve bu amaçla sağlık hizmet yatırımlarının yapılması gerekmektedir. 1994 Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı'nda da önerildiği gibi; kadın sağlığına "bütüncül" yaklaşım ve üreme sağlığı hizmetlerinin Temel Sağlık Hizmetleri içerisine entegrasyonu gerekmektedir. Bunun için kadın sağlığında, kadın hayatının evreleri dikkate alınarak, intra-uterin dönemden başlayıp, çocukluk, doğurganlık dönemi, menopoz-menopoz sonrası dönem ve yaşlılık dönemine kadar uzanan bir bütünlük içerisinde, mevcut ve potansiyel sağlık sorunlarının ele alınması ve verilecek hizmetlerin de bu açıdan "süreklilik" göstermesi gerekir.

Türkiye sağlık ortamına yapısal bir müdahale olan Sağlıkta Dönüşüm Projesi, onun önemli bileşeni Aile Hekimliği ve sağlığın finansman boyutu olan Genel Sağlık Sigortası uygulamaları, -dünya örneklerinden de görüldüğü gibi- kadın sağlığını olumsuz etkileyecektir. Sağlığı bir hak olmaktan çıkaran, piyasalaştıran bu bağlamda tedavi edici hizmetleri önceleyen bir sistem, kadın sağlığının görmezden gelinmesine neden olabilir. Bu sistem yerine, herkese eşit, ücretsiz, erişilebilir ve kabul edilebilir, yaygın sağlık hizmeti sunan bir sistemin hayal olmadığını düşünüyoruz. Kişinin yaşamını bir bütün olarak gören ve sağlık sisteminde kadına görünürlük sağlayacak bütün önlemleri alan bir sağlık politikasının bir an önce yaşama geçirilmesini istiyoruz.  Sağlıkta Dönüşüm Projesi ile sağlık alanındaki eşitsizlikleri kadınlar açısından bir kez daha derinleştireceğini düşündüğümüz Genel Sağlık Sigortası ve koruyucu sağlık hizmetleri önünde bir engel olarak gördüğümüz aile hekimliği uygulamalarının bir an önce durdurulmasını talep ediyoruz.

Kaynaklar

1.      Bahar Özvarış Ş. Türkiye'de Toplumsal Cinsiyet, Kadın ve Sağlık, Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi (STED), Türk Tabipleri Birliği Yayını, Ankara, Mart-Nisan 2007, Cilt: 16, Sayı, 3-4

2.      Gender and Health", Technical Paper, World Health Organization publication-Geneva, Switzerland, 1998.

3.      Akın, A., Bahar Özvarış, Ş. "Dünyada ve Türkiyede Kadın Sağlığının Durumu" Halk Sağlığı Temel Bilgiler (Ed. Ç. Güler, L. Akın), Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara 2006

4.      United Nations, The World's Women 2000 Trends and Statistics, Social Statistics and Indicators Series K 16, 2000

5.      Türkiye'de Kadın 1999. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Ankara, Şubat 1999.

6.      Inter-Parliamentary Union database: http://www.ipu.org/wmn-e/classif.htm, Women in National Parliaments", Erişim: 26.02.2006.

7.      Türmen T. "Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Sağlığı", Toplumsal Cinsiyet, Sağlık ve Kadın (Ed. A. Akın), Hacettepe Üniv. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (HÜKSAM), HÜ yayınları, 2003

8.      Akın, A., Doğan, B., Mıhçıokur, S., Türkiye'de Hastane Kayıtlarından Anne Ölümleri ve Nedenleri Araştırması Raporu, Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü, Ankara, 2000.

9.      Bahar Özvarış Ş, Akın A. "Türkiye'de Doğum Öncesi Bakım". Türkiye'de Ana Sağlığı, Aile Planlaması Hizmetleri ve İsteyerek Düşükler: Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 1998 İleri Analiz Sonuçları (Ed. A. Akın), Hacettepe Üniversitesi, TAP Vakfı ve UNFPA, Ankara, 2002

10. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması, 2003. Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı ve Avrupa Birliği, Ankara, 2004

11. Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu. www.tbmm.gov.tr/develop/owa/arastirma_onergesi Erişim: 26 Şubat 2006.

12. Sahinoglu Pelin, S., 1999. "The question of virginity testing in Turkey". Bioethics, 13(3/4), 256-261.

13. Uluslar arası Af Orgutu http://web.amnesty.org/library/index/engeur440132004

 

 

Content View Hits : 2896062

RSS facebook twitter youtube  Google+

TURKISH MEDICAL ASSOCIATION
GMK Bulvarı Şehit Daniş Tunalıgil Sok. No: 2/17-23, 06570 Maltepe- ANKARA / TÜRKİYE
Phone: (+90 312) 231 31 79 (pbx) Fax: (+90 312) 231 19 52-53
e-mail: ttb@ttb.org.tr