Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan tasarı taslağında, 1219 Sayılı Kanun, 3153 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ve 2368 Sayılı Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun’da öngörülen değişikliklere ilişkin görüşlerimiz

 

Bu taslakta yer alan değişiklikler konularına göre gruplandırılarak ilgili başlıklar altında değerlendirilecektir.

 

I-  Türkiye’de hekimlik yapmak için vatandaşlık koşulunun kaldırılmasına ilişkin değişiklik taslağı:

Taslağın 5. maddesi ile 1219 sayılı yasanın 1. maddesindeki “ve Türk bulunmak” ibaresinin çıkartılması düşünülmektedir. Bu durumda madde “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için Türkiye Darülfünunu Tıp Fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.”  a dönüşecektir.

Taslağın 7. maddesi ile 1219 sayılı yasanın 4. maddesinin birinci cümlesindeki “izinli Türk hekimlerinin” ibaresinin “mezun hekimlerin” olarak değiştirilmesi düşünülmektedir. Bu durumda madde “ (Değişik: 2764 - 7.6.1935) Yabancı memleketlerin tıp fakültelerinden izinli mezun hekimlerin Türkiye'de hekimlik edebilmeleri için Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığından ve Üniversite Tıp Fakültesi Profesörler Meclisinden seçilmiş bir jüri heyeti tarafından hüviyetlerine bakıldıktan sonra diplomalarının Türkiye Tıp Fakültesi ders programının ve öğrenim süresinin aynı veya benzeri bir fakülteden bütün sınaç devreleri geçirilerek alınıp alınmamış olduğu araştırılır. Bu şartlarda alınmış olduğu anlaşılan diplomalar kabul edilip Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca onaylanarak kütüğe geçirilir ve iyelerinin sanat yapmalarına izin verilir. Bu şartlara uygun olarak alınmamış diplomaların iyeleri Tıp Fakültesi Profesörleri Meclisince seçilmiş bir jüri heyeti karşısında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığından gönderilecek bir işyar da bulunduğu halde teori ve pratikten bir sınaç geçirilir. Bu sınacın şekli Sağlık ve Sosyal Yardım ve Kültür Bakanlıkları tarafından beraberce kararlaştırılır. Ancak Türkiye Tıb Fakültesi öğretim süresine ve ders programlarına göre okumamış olanlar eksiklerini tamamlamak üzere Tıb Fakültesinde okuduktan ve staj gördükten sonra sınaca girerler. Sınacları başaranların sanat yapmalarına usulüne göre izin verilir.” e dönüşecektir.

 

Bu değişikliğin gerekçesi olarak ise “ Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde, kişi ve hizmetlerin serbest dolaşımı  önündeki engellerin kaldırılması amacına uygun olarak, Türkiye’de tababet icra edebilmek için Türk olmak şartının kaldırılması gerektiği” ileri sürülmektedir.

Oysa bu gerekçe doğru değildir. Çünkü; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği tarafından,  2004 Ocak ayından itibaren, içinde hekimlerin de olduğu otomatik tanımaya tabi olan 7 mesleğin temsilcilerinin de katılımıyla, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlık için “MESLEKİ YETERLİKLERİN DÜZENLENMESİ VE TANINMASI HAKKINDA KANUN TASARISI TASLAĞI” çalışmaları başlatılmış ve sürdürülmüştür. Bu kanun tasarı taslağı toplam 63 maddeden oluşmakta olup, bu çalışmalara Sağlık Bakanlığı Temsilcileri de katılmıştır. Bu tasarı taslağı Avrupa Birliği Parlamentosunun 11 Mayıs 2005 tarihinde kabul ettiği direktifin taslak halindeki metni çevrilerek oluşturulmuştur. Bu toplantıların sonuncusu 17.05.2005 tarihinde yapılmıştır. Bu toplantıda Avrupa Birliğine üye olan ülkelerin adaylık süreçlerini incelediklerini, tam üyelikten önce mesleklerin icrasında vatandaşlık koşulunun bu ülkelerde de sorun olduğunu, yasalarından mesleklerin icrası için aranan vatandaşlık koşulunun tam üyelik ile birlikte kaldırıldığı, Türkiye açısından da böyle bir düzenleme yapılabileceğini belirtilmiştir.

63. maddelik taslakta; Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin vatandaşının Ülkemizde çalışması için hangi eğitimi alması, bu eğitim sonucu hangi belgelerin aranacağı, bu belgelerin Türkiye’deki yetkili otoriteler tarafından nasıl incelemeden geçirileceği, bu kişinin ülkemizde meslekle ilgili nasıl bir yükümlülüğe sahip olacağı, olası hatalı meslek uygulamalarında zararın nasıl karşılanacağı, yine bu kişilerin Türkçeyi mesleklerini icra edebilecek düzeyde, anlama, konuşma, yazma bilgisine sahip olduklarının resmi bir sınavla ölçüldüğüne ilişkin belge sahibi olmaları gerektiği gibi ayrıntılı kurallar yer almaktadır.  

Avrupa Birliğine üyelik için, 1219 sayılı Yasada taslakta olduğu gibi tek taraflı bir biçimde yabancı bütün hekimlerin ülkemizde hekimlik yapmasına ilişkin bir düzenleme gerekli değildir. Aksine bu konuda eğitimden yeterliliğe, mesleki denetim ve gelişimden dil bilgisine kadar bütün süreçleri içine alan, karşılıklılık esasını içeren detaylı bir düzenleme gerekmekte ve vatandaşlık koşulunun da tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ancak tam üyelikle birlikte kaldırılması gerekmektedir.

Geçmişte de, Sağlık Bakanlığının 19.11.1998 tarihinde yazdığı yazılarda yer aldığı üzere yabancı sermayeyi teşvik kapsamında yabancı hekimler ülkemizde çalıştırılmak istenmiştir. O tarihte Sağlık Bakanlığı yürürlükteki yasaların buna izin vermediğine ilişkin görüş bildirmiştir. Aslında bugünde bu düzenlemenin altında yabancı sermaye isteği yatmaktadır. Avrupa Birliği için ihtiyaç duyulan düzenleme bu değildir.

Dünya Sağlık Örgütü,  2005 yılında yayımladığı  Avrupa Bölgesinde hekimlerle ilgili düzenleme ve uygulamaları derlediği iki bölümden oluşan raporunda;

Avrupa bölgesindeki her ülkenin, yabancı hekimlerin ülkede meslek icrasını özel olarak düzenlediği, temel eğitim ve uzmanlık eğitimine ilişkin kriterleri koyduğu ve bunların varlığını aradığı, belgeleri yeterli görmeyerek sınav yönteminin benimsendiği, mesleki gelişimin izlendiği, ülke dilinin mesleği uygulamaya olanak verecekte gelişmişlikte olmasının üzerinde önemle durulduğu, yabancı hekimlere çalışma izninin verilmesi aşamasında tabip odalarına önemli yetkilerin verildiği, yabancı hekimlerin çalışmaya başlamadan önce mesleki belgelerini meslek odasına verilmelerine ve mesleki yaptırımlar açısından ülke meslek örgütünün yetkili kılınmasına ilişkin kuralların olduğu görülmektedir.

Yapılan değişiklik ise; ülkemizde hekim olarak çalışmak için aranılan vatandaşlık koşulunu kaldırmaktadır. Bunun dışında Avrupa ülkelerinde ve dünyanın başka ülkelerinde halkın sağlığı ve meslek sahibi insanların haklarının korunması için öngörülen hiçbir düzenlemeye yer vermemektedir. Gelenlerin mesleki denetimi için meslek örgütüne tek bir yetki dahi verilmesi düşünülmemektedir. Üstelik bu uygulama tek taraflıdır. Biz henüz Avrupa Birliğine üye olarak giremediğimiz için bizim hekimlerimiz de serbest dolaşım hakkına sahip olamamakta, ancak  bu düzenleme ile bize sadece Avrupa ülkelerinin değil dünyanın bütün ülkelerinin hekimleri girebilmektedir.

          

II-1219 Sayılı Kanunun 3. Maddesine eklenmesi düşünülen Anestezi teknisyenlerine ilişkin düzenleme:

Bu ek düzenleme önerisi “Anestezi teknisyenleri; anestezi uzmanı veya bunun bulunmadığı hallerde ameliyatı yapan ilgili uzmanın gözetiminde  ve direktiflerine uygun olarak anestezi iş ve işlemlerini yapar” şeklindedir. Öneri gerekçesinde ise yeni TCK ile birlikte uzmanın bulunmadığı hallerde cerrahi müdahalenin yapılmasında tereddütler yaşandığı, bunun için anestezi teknisyenin uzmanın denetim ve gözetimi altında çalışabilmesi için kanuni dayanak yaratılmasının ve böylece tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı belirtilmektedir.

Düzenleme, gerekçede belirtilen sorunu çözmekten uzaktır. Çünkü tereddütleri oluşturan neden anestezi teknisyeninin görev tanımının yasa düzeyinde olmaması değildir. Eğer tereddüt nedeni bu ise, birkaç uzmanlık dalı hariç hiçbir uzman hekimin görev tanımının yasa düzeyinde olmadığı ortadadır. Örneğin bir kalp cerrahının ya da plastik cerrahın ya da KBB uzmanının ya da bizatihi anestezi uzmanının görev tanımı yasa tarafından tanımlanmış değildir. Bu durumda hekimlerin kendi görevlerini yaparken de tereddüt içinde olması gerekir. Hekimlerin cerrahi müdahale yapmakta tereddüt göstermelerindeki asıl etken; alt yapı eksikliği, malzeme noksanlığı ve personel yetersizliği nedeniyle ameliyatlarda sorun yaşanması ve oluşacak zarardan her koşulda ameliyat sorumlusu cerrah olarak sorumlu tutulması nedeniyle yeni TCK’da arttırılan cezalardır.  Bu yeni yasal düzenleme de, teknisyenin hatası sonucu oluşabilecek bir zarardan cerrahın sorumlu olmasını ortadan kaldırmamakta aksine bu durumu vurgulamaktadır.  Bu durumda cerrahların tereddütleri azalmayacak aksine artacak ve uzman eksikliğinde müdahaleden kaçınma oranı da artacaktır.

III- 1219 Sayılı Yasanın tıpta uzmanlık ile ilgili 9. madde değişiklik önerisi:

Yasanın 9. maddesinin ” ihtisas belgelerinin alınması ve bu hususta uyulması gereken usul ve esaslar, Bakanlar Kurulu kararı ile çıkarılan bir yönetmelikle düzenlenir” şeklinde değiştirilmesi önerilmektedir. Gerekçede ise bu alana ilişkin düzenlemelerin dinamik bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekliliğinden sözedilmektedir.

9. Maddenin yürürlükte bulunan hali; MADDE 9 - İhtısas vesikalarının sureti ahzi ve bu hususta mer'i olması lâzım gelen kavait işbu kanunun tarihi meriyetinden sonra Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekâletince tanzim edilecek bir nizamname ile tayin olunur. (*)” şeklindedir.

Düşünülen bu değişiklikle düzenlemenin Tüzük yerine Yönetmelikle yapılması esası benimsenmektedir. Böylece Danıştay 1. Dairesinin incelemesinden geçmesi ve tarafların görüşlerinin alınmasına ilişkin zorunluluk ortadan kaldırılmaktadır.

Bu madde uyarınca Bakanlar Kurulunun 14 Mayıs 2002 tarih ve 2002/4198 sayılı Kararnamesiyle yürürlüğe konulan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü yürürlüktedir. Ancak tıpta uzmanlık tüzüğünde, tıpta uzmanlık eğitiminin diğer   tarafları olan YÖK, TTB, TDB ve GATA’nın bu eğitimin yöntem ve kurallarının belirlenmesinde söz sahibi olduğu kurullara ilişkin yasal düzenleme yapılması gerekliliği yönündeki Danıştay Kararları yerine getirilmediği gibi, tarafları kuralların belirlenmesi aşamasından tamamen dışlayıcı bir yöntem benimsenmektedir.

Oysa Tıpta Uzmanlık 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasasının 3/t   maddesinde tanımlandığı üzere yükseköğretimdir. Bu nedenle tıpta uzmanlık eğitimi Anayasanın 131. Maddesi uyarına Yüksek Öğretim Kurumlarının doğrudan yetkili olduğu bir alandır.  

Ayrıca 6023 sayılı Yasa uyarınca hekimlik mesleğine ilişkin bütün sorunları görüşüp, çözüm önerileri üretmekle görevli kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği’de tıp uzmanlığı eğitimi ile doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla tıp uzmanlık eğitiminin standardının ve bu eğitimi verecek sağlık kurumları ile asistan yetiştirmeye yetkili kılınacak uzmanların niteliklerinin belirlenmesine ilişkin düzenlemenin yapılmasında tıpta uzmanlık derneklerinin ve onların çatı örgütü niteliğinde olan Birliğin tıpta uzmanlık eğitimi ile ilgili karar süreçlerine katılması gereklidir.

Taslağın birçok maddesinin değişiklik gerekçesinde Avrupa Birliğine uyumdan sözedilmektedir. Tıpta uzmanlık alanında önerilen değişiklikte uyumun adı geçmemektedir. 15.04.2003 tarihinde kabul edilen 4847 sayılı Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Kanunu ile de Avrupa Birliğine katılım sürecinde Avrupa Birliğindeki gelişmeleri takip etmek ve Türkiye’deki mevzuatın Avrupa Birliği Mevzuatına uyumunu takip etmek amacı,  yasa düzeyinde kabul edilmiş ve bu yönde bir irade ortaya konmuştur.

Avrupa Birliği Uzmanlar Komitesinin 93/16/EEC direktifinin 24. maddesinde yapılan değişiklik ile “tıp uzmanlığı ile ilgili Ulusal otorite: Her üye ülkede uzmanlık eğitiminin koordinasyon, gözetim, denetim ve düzenlemesinden sorumlu olan bir ulusal otorite (ya da yetkin bir başka kurul) olmalıdır. Bu kurul; meslek kuruluşları ve üniversitelerden oluşan yetkin bir heyetle; ulusal bir yeterlilik kurulu veya meslek örgütleri temsilcilerinin danışmanlık yaptığı bir hükümet kuruluşunun kombinasyonu ile oluşmalıdır. İçindeki çeşitli kuruluşlar arasında görev bölümü yapmalıdır.  Bu ortak ulusal otorite; tıpta uzmanlık eğitimini koordine etmek, denetlemek ve düzenlemek sorumluluğunu taşımalıdır.

Ulusal otorite ayrıca; her uzmanlık alanındaki eğitimin yapısı, süreci ve sonuçları konusundaki standartları belirlemeli ve uyumlu olmalarını sağlamalıdır. Eğitim programları, eğitim kurumları ve eğiticileri sürekli olarak değerlendirmekten sorumlu olmalı ve insangücü planlaması yapmalıdır”   düzenlemelerine yer verilmiştir.

YÖK ve TTB’nin düzenleme yetkisinin kullanılmasında söz sahibi olmaması, dışlanması  konuya ilişkin Avrupa Birliği direktiflerine, Anayasa’ya ve bu alanın gereksinimlerine bütünüyle aykırıdır.

IV- 2368 sayılı Yasanın 2. maddesinde yapılan değişiklikle iyonlaştırıcı radyasyon kullanılarak çalışılan yerlerde günlük çalışma saati 5 saatten yedibuçuk saate çıkarılmaktadır.

Oysa bu konu 3153 Radyoloji, Radiyom Ve Elektrikle Tedavi Ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanun ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılmış, Radyoloji, Radyom Ve Elektrikle Tedavi Müesseseleri Hakkında Tüzük’te düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde çalışma süresinin günde beş saat olduğu ve “Hastahanelerde, röntgen ve radyom ile tam müddetle (günde 5 saat) çalışan kimseler, hastahanenin başka işlerinde kullanılamaz. Bunlara gece uykularını ihlâl edecek iş verilmemelidir” hükümleri yer almaktadır. Hem yasa sistematiğine aykırı bir iş yapılmakta hem de çalışma süreleri uzatılmaktadır.

Düzenlemenin gerekçesinde Avrupa Birliğinin 96/29/Euratom Direktifinde doğrudan çalışma saati düzenlemesine yer verilmediği, bunun yerine radyasyona maruz kalma kriterinin benimsendiği belirtilmektedir. Ancak önerilen düzenlemede kimin nerede çalışması sonucu ne kadar radyasyona maruz kalacağı ve buna göre ne kadar süre ile çalıştırılacağına ilişkin hiçbir düzenleme önerisi yer almamaktadır. Sadece bütün bu alanda çalışanların günlük çalıma saatleri 7,5 saate çıkarılmaktadır.

V- 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri temel Kanununa Ek,8,9,10 ve 11. maddelerle zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası getirilmesine ilişkin taslak hükümleri:

Bu hükümlerle

1- Bütün hekimlerin mesleki sorumluluk sigortası yaptırması zorunlu tutulmaktadır. Bu sigorta primlerini özel olarak çalışanların kendileri, kurumda çalışan hekimlerin ise kurumlarının ödemesi öngörülmektedir.

2- Kamu kurumlarında çalışanların primlerinin döner sermaye gelirlerinden yapılması, döner sermaye yoksa ya da yeterli değilse kurum bütçesinden karşılanması gerektiği belirtilmektedir.

3- Kurumda çalışan hekimlere yöneltilebilecek kusur iddiaları karşısında, sigortacılar tarafından yüksek prim talep edildiğinde, böyle bir talebin yöneltilmediği hekime oranla aradaki farkın hekimin maaşından kesilerek ödenmesi öngörülmektedir.

4- Bu sigortayı yaptırmadan çalışan hekimlere ve çalıştıran kurumlara çalıştıkları dönemde ödemeleri gereken primin 5 katı tutarında idari para cezası getirilmektedir.

Taslağın gerekçesinde, kusur nedeniyle zarara uğrayan ilgililerin zararlarının karşılanmasında sorunlar yaşandığı ve bir an önce zararlarının karşılanabilmesi, hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri amacı ile düzenlemenin yapıldığı belirtilmektedir.

Oysa yapılan düzenlemenin içinde, sağlık hizmetinin kusurlu verilmesi nedeniyle zarar görenlerin bir an önce zararlarının karşılanmasına ilişkin hiçbir mekanizma tarif edilmemiştir. Zarar görenlerin yine mahkemeye gitmesi ve mahkeme kararı ile zararını tespit ettirip tahsil etmesi sözkonusu olacaktır. Ülkemizde sağlık hizmetinin kusurlu verilmesinden kaynaklı tazminat davaları ortalama 5-7 yıl arasında sonuçlanmaktadır. Bu düzenleme ile sigorta şirketleri 5-7 yıl boyunca prim toplayacak, bu gün ortaya çıkan tazminat istemlerinin  hüküm altına alınması ve ödenmesi 5-7 yıl sonra olacaktır.

Hastaların zarar görmesini önemseyen ülkelerde hastaların kusur sonucu gördükleri zararın derhal ödenmesini sağlamak üzere mahkeme öncesinde uzlaşma kurulları oluşturulmakta, burada ilgili tarafların temsilcilerinin yanı sıra hekimlik meslek örgütünün ciddi bir işlevi olmaktadır.  Böylece zararların yargıya yansımadan kısa sürede karşılanması olanağı getirilmektedir.

Hekimler yönünden ise; sigorta şirketleri tarafından belirlenecek primlerin hali hazırda ek ödemenin yapıldığı döner sermaye gelirlerinden ödenmesi ve kendilerine kusur nedeniyle tazminat talebi yöneltilen hekimlerin primlerinin arttırılması ile artan primlerin maaşlarından kesilmesine yönelik düzenlemeler, hekimlerin gelirlerinde sigorta şirketi ve idarenin temsilcilerinin kararları ile kesinti yapılmasına olanak vermektedir. Bu düzenleme öncelikle Anayasa’nın kamu görevlilerinin maaş ve özlük haklarının kanunla belirlenmesi ilkesine aykırı düşmektedir. Öte yandan bu sistemin uygulandığı ABD’de kendilerine kusur nedeniyle tazminat istemi yöneltilmeyen hekimlerde bile yıllık sigorta prim tutarlarının hekimin yıllık gelirini aştığı gözlenmektedir. Bu uygulamanın ABD’de sağlık hizmetini, hekimleri ve hastaları olumsuz etkilediği artık tartışılmaz bir biçimde kabul edilmektedir. Sigorta sisteminin  sağlık sistemindeki hataları düzeltmediği gibi hastalar lehine sonuçlar doğurmadığı da yaşanmış ve tespit edilmiş bir gerçekliktir.

Taslakta kabul edilen sigorta sistemi sadece hekimlerin mesleki kusurlarından kaynaklı zararları karşılayacaktır. Oysa hastanın zarar görmesinin kaynağı büyük oranda;  alt yapı eksikliği, personel eksikliği, kötü çalışma koşulları, uygun olmayan malzeme kullanımı, yeterli olmayan ve yenilenmeyen eğitim olmaktadır. Bu durumda sağlık işletmesinden ya da sistemden kaynaklanan sorunlarda hastaların zararlarının karşılanması nasıl olacaktır? Yoksa bu durumun bir önemi yok mu denilecektir.

Kamu sağlık kuruluşlarına karşı sağlık hizmetinin kötü verilmesinden kaynaklı tazminat dava sayısı, bu davalarda hastalar lehine hükmedilen tazminat miktarları konusunda hiçbir istatistiki veri gerekçede yer almadığı gibi ülkemizde bu anlamda toplanıp değerlendirilmiş bir veri kaynağı da bulunmamaktadır. Kamu da çalışan onbinlerce hekim için ödenecek sigorta prim miktarının ne olacağı da gerekçede yer bulmamıştır. Kamusal kaynaklar sigorta şirketlerine prim adı altında aktarılacak ve bu nedenle ne sağlık hizmeti iyileşecek ne de hastalar fayda sağlayacaktır.

Ayrıca birçok Avrupa ülkesinde mesleki sorumluluk sigortası zorunlu değil gönüllüdür. Üstelik sigortacılar tarafından, bütün uzmanlık dallarına ait hekimlik uygulamalarının tamamı sigorta teminatı kapsamına alınmadığı gibi bir çok uygulama için de ek prim istenilmektedir. Bu durumda teminat kapsamına alınmayan hekimlik uygulamaları ile ilgili olası hasta zararları ne olacaktır? İlave primler hekimlerin maaşlarından mı kesilecektir? Taslakta bu sorular düşünülmediği için yanıt ta bulmak olanaklı değildir.

Türk Tabipleri Birliği tarafından Hazine müsteşarlığı bünyesinde yürütülen gönüllü mesleki sorumluluk sigortası çalışmalarına gönderdiğimiz yazımızda sağlık alanında ki dünya uygulamalarının sonuçlarından da yola çıkılarak;

Mesleki sorumluluk sigortasının, ortaya çıkan mesleki uygulama hatalarını azaltıcı,sağlık hizmetinin niteliğini arttırıcı bir etkisinin olmadığı, sağlık hizmet sunumu sonrasında açılan davaları sayısal olarak arttırdığı, primlerin yüksekliği sebebiyle hekimlerin gelirlerini azaltıcı etkisinin yanı sıra hekimleri riskli hizmetleri sunmaktan kaçınmaya sevk ettiği, olası riskin azaltılması amacıyla çok sayıda tetkike başvurulması eğiliminin artması sebebiyle hizmetin pahalılaşmasına sebep olduğu bu nedenle toplumsal yarar açısından uygun olmadığı,

Sağlık hizmeti sunumunda zarar gören insanların zararlarının çok hızlı bir biçimde, yıllar süren davalara gerek kalmaksızın karşılanması gerektiği,   bunun ulusal ölçekte bir organizasyonla, kusur/komplikasyon ayrımı olmaksızın ve hekim ile hasta karşı karşıya getirilmeksizin sağlanması, ancak bunun yanı sıra en önemli unsurun, tespit edilen tıbbi uygulama hatalarının sebeplerinin araştırılması ve elde edilen bilgilerin, hataların önüne geçilmesi için kullanılacak bir organizasyonun yapılması olduğu ifade edilmiştir.

Bu çerçevede çalışmalar yapılmaksızın, yalnızca mesleki sorumluluk sigortası uygulamasının getirilmesi sorunu görmezden gelen,  sorunun nedenlerini ortadan kaldırarak çözümü sağlamak yerine yalnızca sonuçları ile uğraşılmasına ve toplumsal kaynakların yanlış kullanımına neden olacaktır

 



 
Geri     |    Sayfa başı