5237
SAYILI TÜRK CEZA KANUNUN BAZI MADDELERİNİN İVEDİLİKLE YENİDEN DÜZENLENMESİNE İLİŞKİN TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ’NİN GÖRÜŞ
VE ÖNERİLERİ
I-
Türk Ceza Kanununda yer
alan tıbbi uygulamalar ve açıklamalara ilişkin görüş ve önerilerimiz:
a. Tıbbi
uygulamalar için farklı kavramlar kullanıldığı görüldüğünden, kavramlar için
ortak bir dil kullanılmasının ve tıbbi terminolojinin kullanılmasını,
b. Yanlış
anlamalara yol açacak terminoloji ve açıklamaların (davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalması;
hipnotik telkin altında bulunan kişilerin hareket
yeteneğinin varolmadığı vb) giderilmesi öneriyoruz.
II-TCK 50. Maddeye ilişkin görüş ve
önerilerimiz:
“MADDE 50. - (1) Kısa süreli hapis
cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu
pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre;
e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye
kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı
davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından
bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına,
belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya,.... çevrilebilir.”
Madde düzenlemesinde kısa
süreli hapis cezasının belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya çevrilmesi
halinde ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin de geri alınacağı belirtilmiştir. Bu
madde hekimlerin hekimlik mesleği uygulamalarındaki dikkat ve özen eksikliği nedeniyle
ceza almaları halinde de uygulanabilecektir.
1219 Sayılı Tababet ve
Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 28. Maddesi şöyledir:“ Ağır hapis veya beş
seneden fazla hapis veya müebbeden hidematı âmmeden memnuiyet veya meslek ve sanatı
sui istimal suretiyle işlenmiş bir fiilden dolayı iki defa mahkemece meslek ve sanatın
tatili cezasiyle mahkûm olan veya icrayı sanat etmesine mâni ve gayrikabili şifa bir
marazı aklı ile mâlûl olduğu bilmuayene tebeyyün eden tabipler Sıhhiye ve Muaveneti
İçtimaiye Vekâletinin teklifi ve Ali Divanı Haysiyet karariyle icrayı sanattan
menolunur ve diplomaları geri alınır.”
50. maddenin anılan hükmünün
kapsamında hekimlik mesleği ile ilgili ruhsat ve belgelerin geri alınması sözkonusu
olabilecektir. 1219 Sayılı Yasanın 28. maddesinde yer aldığı üzere geçici de olsa
hekimlerin meslekle ilgili belgelerinin geri alınması hekimlik mesleğinin kötüye
kullanılarak suç işlenmesi halinde bir yaptırım olarak uygulanabilmelidir. Ayrıca
hekimlerin yaptıkları tıbbi girişimlerin türü, zorluk derecesi ve müdahalede
bulunulan koşullar nedeniyle zaman zaman istenmeyen hafif dikkat ve özen eksikliğinde
dahi hekimleri meslek uygulamasından alıkoyma ve diploma ve ruhsatlarını geri
alınması, ceza ile fiil arasında açık orantısızlık yaratacaktır.
Bu nedenlerle “veya gerektirdiği dikkat ve
özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda” düzenlemesi
madde metninden çıkarılmalıdır.
III- TCK 53. Maddeye ilişkin görüş ve
önerilerimiz:
“Belli hakları kullanmaktan yoksun
bırakılma
MADDE 53. - (1) Kişi, kasten işlemiş
olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
(6) Belli bir meslek veya sanatın ya
da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık
dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan
fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü
belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle
yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.”
Madde esasen kasten işlenmiş suçlar
için öngörülen yaptırımları düzenlemekle birlikte, yukarıdaki düzenleme ile taksirli suçlardan olan bir meslek ve sanatın
uygulanmasında dikkat ve özen eksikliği haline verilecek cezayı özel olarak ağırlaştırmıştır.
Buna göre hapis cezasının yanı sıra bu cezanın infazından sonra ayrıca üç yıla
kadar meslek uygulamasından men kararı verilebilmesi öngörülmüştür. Bu
düzenlemenin Ceza Kanunun amacının düzenlendiği 1. maddesine aykırı olduğu gibi 3.
maddedeki ceza ile fiil arasında olması gereken oranlılık ilkesine ve kanun önünde eşitlik
ilkesine aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Özellikle sağlık alanında dikkat ve
özen eksikliğinden kaynaklı taksirli suçlarda cezalandırmadan
beklenen amaç aşılarak ve ayrım yapılmış olacaktır.
Bu nedenle düzenleme Yasadan çıkarılmalıdır.
IV-“Kasten
öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” başlıklı 83. maddeye ilişkin görüş
ve önerilerimiz:
Maddenin gerekçesinde:
“İhmal,
kişiye belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğünün yüklendiği hâllerde,
bu yükümlülüğe uygun davranılmamasıdır. Belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğüne
aykırı olarak bu davranışın gerçekleştirilmemesi sonucunda, bir insan ölmüş
olabilir. Örneğin, bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir
hastaya müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür.
Bu itibarla, bir sağlık kuruluşunda görev
yapan tabibin, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmemesi sonucunda hastanın ölmesi
hâlinde; ihmalî davranışla öldürme suçunun işlendiğini kabul etmek gerekir.
Ancak, ihmalî davranışla öldürme suçu, kasten işlenebileceği gibi taksirle de
işlenebilir. Belli bir yönde icraî davranışta bulunma yükümlülüğü altında
bulunan kişi, bu yükümlülüğün gereği olan icraî davranışta bulunmaması
sonucunda bir insanın ölebileceğini öngörmüş ise, olası kastla işlenmiş olan
öldürme suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Buna karşılık, belli bir yönde
icraî davranışta bulunma yükümlülüğü altında bulunan kişi, bu yükümlülüğe
aykırı davrandığının bilincinde olduğu hâlde, bunun sonucunda bir insanın
ölebileceğini objektif özen yükümlülüğüne aykırı olarak öngörmemiş ise;
taksirle işlenmiş öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulmak gerekir.”
Açıklaması nedeniyle maddenin tümüyle
hekimlerin meslek uygulaması sırasında ortaya çıkan eylemleri konu alacağı düşünülmektedir.
Mesleki uygulamalar sırasında ortaya çıkan zararlar nedeniyle öngörülen cezaların
artırıldığı, bilinçli taksir ve olası kasıt gibi düzenlemelerle bu zararın
nitelikli halleri tanımlandığı göz önüne alındığında; 83. madde de yeni bir düzenleme
yapılarak “hekimlerin mesleki uygulamaları nedeniyle kasıtlı olarak insan öldürdüğünü”
düşünmek, çok zor koşullar altında görev yapan hekimlere ve hekimlik mesleğine yönelik
olumsuz ve anlaşılmaz bir tutumdur.
V-TCK 84. Maddeye ilişkin görüş ve
önerilerimiz:
“İntihar
MADDE 84. –
(1) Başkasını intihara
azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da
başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İntiharın gerçekleşmesi
durumunda, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Başkalarını intihara
alenen teşvik eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. Bu fiilin basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, kişi dört yıldan
on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(4) İşlediği fiilin
anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan
kişileri intihara sevk edenlerle cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara
mecbur edenler, kasten öldürme suçundan sorumlu tutulurlar.”
Yasa’nın bu düzenlenmesinde 765 Sayılı
TCK’da yer alan düzenlemeden farklı olarak “yalnızca intihara azmettirmek değil, teşvik, intihar
kararını kuvvetlendirmek ya da intihara herhangi bir şekilde yardım”
şeklinde ihmali davranışlar da cezalandırma kapsamına alınmıştır. 3. fıkrada
alenen teşvik etmenin ve bu fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesinin ağırlaştırıcı unsur olduğu belirtilmiştir.
a)Maddenin yeni düzenlenmiş biçiminin
hekimlik mesleğinin etik değerleriyle çelişki oluşturacağı düşüncesindeyiz.
Madde gerekçesinde “intiharı önleme konusunda
hukukî yükümlülük altında bulunan kişinin, bir intihar olgusuyla karşı karşıya
olmasına rağmen, bu intihar girişimini engellememesi, bu girişim karşısında
kayıtsız davranması; intihara ihmali
davranışla yardım olarak nitelendirilmek gerekir.” Bu suçun oluşabilmesi için,
belli bir kişinin muhatap alınması gerekmemektedir. Aleniyet için aranan temel
ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla
kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla
gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir.” şeklindeki açıklama,
hekimlerin “ötenazi, açlık grevleri, ölüm oruçları, vb” konularda bilimsel bir
görüş bildirmesinin, konuyu tartışmasının dahi önüne geçebilecek olup, üstelik
fiilin yayın yoluyla işlenmesi hükmü uyarınca da daha ağır bir ceza ile karşı
karşıya kalabileceklerdir.
b)Hastalarının “özgür iradesi ve tam
bir akli sağlık içinde vermiş oldukları kararlarına saygı göstererek Dünya Sağlık Örgütü tarafından Tokyo ve
Malta Bildirgeleri ile yasaklanan “zorla beslemeyi” uygulamayan hekimler, bu madde hükümlerine
göre intihara herhangi bir şekilde yardım”
nedeniyle cezalandırılabilecektir. Dünya Sağlık Örgütü bildirgelerinde bu durum
“Hekimlerin mesleki sorumlulukları, güven
üzerine kurulmuş bir “doktor-hasta” ilişkisi çerçevesi içerisinde olmak
suretiyle, hastanın sağlığını korumaktır. Bu
açlık grevcilerini de kapsar. Eğer mahkum
zorla beslenmeyi net bir ifadeyle reddetmişse, o zaman hekim klinik ve ahlaki
muhakemesini hastanın yararını gözeterek en iyi biçimde kullanmalıdır. Ölüm
orucunun ileri safhalarında mahkumun bilinci ve fizyolojik durumu zihni melekelerinin şüphe
götürmez bir biçimde yerinde olduğunu gösteriyor ve mahkum doktorun müdahalesini
halen kesinlikle onaylamıyorsa, o zaman doktor da geri adım atmaya ve bir daha müdahale
etmemeye hazırlıklı olmalıdır. Bu koşullarda
hastanın menfaatini gözetmek demek, ölüm orucundaki mahkuma son bir karar özgürlüğünün
tanınması ve en azından onurlu bir biçimde ölmesine izin verilmesi demektir.”
şeklinde açıklanmıştır. Hasta hakları çerçevesinde, hastanın özerkliğine
saygı gösterilmesi, hekimliğin evrensel değerlerine uyulması “ulusal yasalarla-etik
ilkelerin” karşı karşıya getirilmesine yol açabilecek, hekimleri ikilemde bırakacaktır.
c)Maddenin gerekçesinde “...yakalandığı hastalıktan kaynaklanan acı ve
ızdırabın etkisiyle kişide hayatını sona erdirmeye yönelik bir eğilim ortaya çıkması
ve bunu bir irade açıklamasıyla ortaya koyabilir. Belirtmek gerekir ki, kişinin bu şartlar altında hayatını sona erdirme
yönündeki iradesinin hukukî geçerliliği söz konusu değildir.” ifadesi
kullanılmıştır. Bu açıklama, Türk Medeni Kanunu’na aykırılığın yanı sıra,
adli psikiyatri uygulamaları ve bilimsel yönden de hatalıdır. Kişinin hukuki
ehliyetini ortadan kaldıran durumlar Türk Medeni Kanunu’nun 404-408. maddelerinde;
küçüklük, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya
uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü
bağlayıcı ceza ve istek üzerine” şeklinde belirlenmiş olup, 409. maddede gerekçe
de açıklanan durumun ancak resmi sağlık kurulu raporuyla belirlenebileceği açıklanmıştır.
Kişinin tıbbi değerlendirmesi olmaksızın iradesinin hukuki geçerliliği
olmadığını ileri sürmek, kanser gibi kronik hastalığı olan kişilerin tüm hukuki
işlemlerini yok saymak gibi bir sonuç doğurabilecektir.
Bütün bu nedenlerle maddenin gerekçesinde
yer alan ve hekimlerin hekimlik meslek ilkelerine uygun davranmaları halinde bile
cezalandırmalarına yol açabilecek ifadelerin düzeltilmesinin yanı sıra, 84. madde
metninde 765 Sayılı Kanunun 454. maddesinde olduğu gibi intihara ikna ve yardım
fiillerinin suç olarak öngörüldüğü bir düzenlemenin yapılması, hekimleri meslek
ilkelerine uygun davrandıkları için cezalandırabilecek muğlak ifadelerin metinden çıkarılmasının
uygun olacağı düşüncesindeyiz.
VI-TCK 86 ve 87. maddelere ilişkin görüş
ve önerilerimiz:
86-88. maddelerde vücut dokunulmazlığına
karşı işlenen suçlar, bu suçların nitelikli halleri ile ihmali davranışla
işlenmesi düzenlenmiştir.
a)Uygulamada yaralanmaların değişik
ağırlıklarının 86 ve 87. maddelerde tarif edilmesi ve cezaların hesaplanması
sırasında karışık durumların ortaya çıkması, mahkemeleri ve hukukçuları zor
durumda bırakabilecektir. 86. maddede yaralanmaların en hafif şeklinden en ağır
şekline kadar olan derecelerinin tarif edilmesi (31 Mart’ta yapılan değişiklik ile
yaralanmanın en hafif derecesi 86. maddeye taşınmıştır, yaşamını tehlikeye sokan
durumların da 86. maddeye taşınması uygun olacaktır); 87. maddede ise organ ve
dokuların işlevlerinin azalması veya kaybı ile ilgili bir değerlendirme yapılması
daha bütünlüklü bir yaklaşım getirecektir.
b)Tıbbi açıdan bakıldığında kemik
dokusundaki yaralanmanın ayrı bir madde olarak ele alınması, diğer bir travma şekli
olan “çıkık”ların değerlendirilmemesi uygun değildir. Kemik dokudaki
yaralanmalar, travmanın şiddeti ve derecesi objektif olarak değerlendirildiği sürece
diğer doku ve organ yaralanmalarından bir farklılık arz etmemektedir (tıbbi açıdan
kemik dokudaki yaralanmaları ayrı bir madde olarak düzenlemek yerine, diğer
dokulardaki yaralanmalarla eşit koşullarda değerlendirmeye olanak sağlayacak şekilde
bir düzenleme yapılması daha uygun olacaktır). Aksi halde kemik dokudaki yaralanma ile
vücuttaki diğer dokulardaki aynı derecedeki yaralanmalarda farklı cezalandırmalarla
karşı karşıya kalınabilecektir. Vücuttaki yaralanmalarda ceza 1-3 yıl arasında
belirlenmişken kemik yaralanmalarında ceza 1-6 yıldır. 87. maddenin bu şekilde
kalması halinde hem kemik kırığı hem de buna bağlı olarak gelişen işlevsellik
kaybında adeta cinayete yakın bir ceza ile karşı karşıya kalınabilecektir
Bu nedenlerle; 86 ve 87. maddelerin
aşağıda koyu olarak belirttiğimiz ibareleri içerecek bir biçimde yeniden
düzenlenmesini öneriyoruz.
Kasten yaralama
MADDE 86. –
(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren
veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, yaralanmanın ağırlığına göre bir yıldan
.......... yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yaşamını tehlikeye sokan bir durum oluşturması
halinde verilecek ceza ....... yıldan az olamaz.
(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin
basit bir
tıbbî müdahaleyle
giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört
aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(3) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe
karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini
savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi
nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz
kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Silâhla,
İşlenmesi hâlinde, "şikâyet
aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır."
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama
MADDE 87.
(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
a) Duyularından veya organlarından birinin
işlevinin sürekli zayıflamasına,
b) Konuşmasında sürekli zorluğa,
c) Yüzünde sabit ize,
d) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun
vaktinden önce doğmasına,
Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre
belirlenen ceza, .... oranında artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci
fıkraya giren hallerde üç yıldan, ikinci fıkraya giren hallerde beş yıldan az
olamaz.
(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir
hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,
b) Duyularından veya organlarından birinin
işlevinin yitirilmesine,
c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin
kaybolmasına,
d) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun
düşmesine,
Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre
belirlenen ceza, ..... kat artırılır.
Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, ikinci fıkraya giren
hallerde sekiz yıldan az olamaz.
(3) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana
gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki
yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur.
VII- “İnsan üzerinde deney” başlıklı 90. maddesi ile ilgili görüşlerimiz:
İnsanlar
üzerinde yapılacak ilaç çalışmaları için Avrupa Birliği ülkelerinde 2001/20 sayılı
direktif 1 Mayıs 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
90. maddede, gerekse bilimsel açıdan, gerekse anılan 2001/20 sayılı
Avrupa Birliği Direktifi hükümleri yönünden önemli hata ve eksiklikler bulunmaktadır.
Bu
maddede;
1)İnsanlar
üzerinde “bilimsel deney”
yapan bir kişinin hapis cezası ile cezalandırılacağını
ilişkin ifade şeklinin uygun olmadığı düşüncesindeyiz.
Çünkü, bilimsel deney bu alandaki ulusal ve uluslar arası bilimsel çalışma ve etik
kurallarına uygun olma koşulu aranması gereken bir çalışmadır.
2)Bilimsel
deneyin insanlardan önce hayvanlarda yapılması gerektiği ve ancak bu aşamadan sonra
gerekliyse insanlar üzerinde yapılabileceği söylenmektedir. Oysaki her ilaç için uygun bir hayvan modeli
olmayabilir. Bu maddeye “insanlar üzerindeki araştırmayla
kıyaslanabilir etkinlikte başka bir araştırma seçeneğinin bulunmaması”
koşulunun eklenmesi yararlı olacaktır
VIII- “Çocuk
düşürtme” başlıklı 99. Maddesine ilişkin görüşlerimiz:
Bu maddenin;“ ...(2) Tıbbî zorunluluk
bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan
bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren
kadın hakkında bir aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.”
düzenlemesindeki koyu ile belirttiğimiz ikinci cümlesi ile “Çocuk düşürme” başlıklı 100. madde de “(1) Gebelik
süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir
aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur” diyerek
esasen aynı fiili cezalandırmaktadır.
Her ne durum olursa olsun ,düşük yapan
kadına ceza verilmesi söz konusu olmamalı , kadının kendi yaşamını tehdit
etme potansiyeli olan bir konuda karar verme hakkı, ceza verme kapsamında/
bağlamında düşünülmemelidir. Bu
madde tümü ile kaldırılmalıdır, 10 haftadan büyük olan düşük zaten yasa dışıdır,
yapanlara, yapılmasına yardımcı olanlara caydırıcı hükümler getirilmelidir ama
yine burada kadının demografik bir hedef gibi görülerek doğurganlığı ile ilgili,
karar hakkını kullanmasının, cezalandırılabilir olarak kabul edilmesi, kadının
insan hakkının ihlalidir, bu çeşitli uluslar arası dökümanlarda da vurgulanmıştır.
(ICPD, Pekin Eylem Planı gibi). Bu gerekçeyle düşük yapan kadının
cezalandırılmasına ilişkin her iki düzenlemenin de Türk Ceza Kanunu’ndan çıkarılması
gerektiği düşüncesindeyiz.
IX-“Sağlık mesleği
mensuplarının suçu bildirmemesi” başlıklı
280. Maddesine ilişkin görüşlerimiz:
Bu
madde; “(1) Görevini
yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına
rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık
mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Sağlık mesleği mensubu deyiminden
tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer kişiler
anlaşılır.
” biçiminde
düzenlenmiştir.
Bu
maddenin 765 Sayılı Türk Ceza Kanunun “Cürmü Haber Vermekte
Zühul” başlıklı 530. maddesindeki norma karşılık düzenlendiği
anlaşılmaktadır. Ancak bu düzenlemeden
oldukça farklı hükümler içermektedir;
·
530.
maddede bildirim zorunluluğu olan suçlar “şahıslar aleyhinde” suçlar ile sınırlı
tutulmuş iken, tasarıda bu sınırlama kaldırılmış bütün suçlar kapsama alınmıştır.
·
530. maddede yer alan “bu ihbar kendisine yardım
ettikleri kimseye takibata maruz kılacak ahval müstesna olmak üzere”
biçimindeki sınırlayıcı hükme tasarıda yer verilmemiş, tedavi edilen kişinin dahi
suç işlediği yönünde belirti var ise bildirim zorunluluğu getirilmiştir.
·
530. maddedeki suçun işlenmesi
halinde öngörülen para cezası yerine tasarıda bir yıla kadar hapis cezası
öngörülmüş ve böylece yaptırım oldukça ağırlaştırılmıştır.
·
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 278. madde genel olarak suçu bildirmeme , 279.
maddede kamu görevlilerinin suçu bildirmemesi, 280. maddede ise Sağlık Personelinin suçu
bildirmemesi düzenlenmiştir. Adalet
Komisyonunda kabul edilen hali ile yasalaşan bu düzenlemenin Komisyon tarafından kabul
edilen madde gerekçesinde “ Devlet eliyle işletilen sağlık kuruluşlarında görev
yapan sağlık mesleği mensupları, kamu görevlisi sıfatını taşımaktadırlar. Bu
kişilerin suçu bildirme yükümlülüğüne aykırı davranmaları halinde, yukarıdaki
madde hükmü uygulanacaktır” cümlesi yer almaktadır. Bu durumda 280. madde kapsamında sadece özel sağlık
kuruluşlarında çalışan ya da mesleğini serbest olarak icra eden sağlık personeli
kalmaktadır. Oysa kamu görevlisi olmayan kişilere yönelik 278. madde ile kamu
görevlisi olmayan sağlık personeline yönelik 280. madde aynı cezayı içermektedir.
Kamu görevlisi olan sağlık personeli de 280. madde kapsamında değil bir üst madde
olan 279. madde kapsamında düzenlendiğine göre 280. maddenin teknik olarak varlığının
bir gerekçesi bulunmamaktadır.
Oysa 765 sayılı TCK’nda kamu görevlisi
olmayan vatandaşlar için ayrı, kamu görevlileri için ayrı ve kamu görevlisi olsun
ya da olmasın sağlık personeli için ayrı bir düzenleme yapılmıştır. Şeklen 765
sayılı Kanun’da var olan silsile izlenmekle birlikte 280. madde sağlık alanının
gereksinimlerine tamamen aykırı bir biçimde düzenlenmiştir.
Düzenleme, öncelikle kişilerin
sağlığını koruma hakkını ve kişilik haklarını ihlal edici sonuçlara yol
açacaktır. Çünkü doktora başvuran kimse zorunlu olarak sağlığı ile ilgili tüm
bilgileri vermek durumundadır. Aksi halde doktor doğru tanıyı koymakta ve gerekli tedaviyi uygulamakta zorluk çekecektir.
Doktora başvuran kişinin tedavisinin sağlanması amacı ile verdiği bilgiler “sır”
kapsamı içinde olup doğrudan kişinin özgürlüğü ve kişilik hakları ile
ilgilidir. Hekimin, sağlık personelinin sır saklama yükümlülüğü Anayasa’nın
17. ve Medeni Kanun’un 23 ve devamı maddelerinde yer alan hastanın kişilik hakkının
korunmasına yönelik hükümlerin sonucudur. Hastanın
da faili olabileceği bir suçun emarelerini gören sağlık personeline, hekime hastayı bildirme ve tedavi sırasında öğrendiği
sırları bildirim yükümlülüğü getirmek, öncelikle kişilerin Anayasa da belirtilen
maddi ve manevi varlıklarını koruma ve geliştirme haklarının, kişi
özgürlüklerinin ortadan kaldırılması sonucunu doğuracaktır. Herhangi bir biçimde
bir suçla ilgisi olan veya ilgisi olduğunu düşünen hastaların ihbar edilecekleri
korkusu ile tedavileri için hekime başvurmalarını önleyecektir. Ayrıca hastanın
gizlilik (mahremiyet) hakkı, sağlık personelinin sır saklama yükümlülüğü ortadan
kaldırıldığı için sağlık sorunları ile ilgili doğru bilgileri verme, doğru
tanı ve tedavi uygulanması süreci de
bozulacaktır.
Hekimlerin öncelikli
görevi, tedaviye ihtiyacı olan kişilere gerekli sağlık yardımını yapmaktır. Öte
yandan hekimlik bir güven mesleğidir. Kişilerin doğrudan yaşam hakkı ile ilgili olan
sağlığının korunması hakkı kapsamında, başvuracakları sağlık personeline güvenebilmeleri
büyük önem taşımaktadır. Binlerce yıl ötesinden süzülüp gelen hekimlik mesleğinin
değerleri çerçevesinde sır saklama yükümlülüğü, hastaların hiçbir endişeye,
korkuya kapılmadan tedavi için başvurmalarını sağlamaya yöneliktir. Hekimlerin
öncelikli ödevleri arasında yer alan sırrın
saklanması., ancak kamu düzeninin gerektirdiği istisnai hallerde kaldırılabilir. Bu
da yürürlükte yer alan düzenlemede olduğu gibi ancak hekime başvuran kişi aleyhine
bir suç işlenmiş ise ve bu kişi aleyhine bir soruşturmaya neden olmayacak durumlarda
sözkonusu olabilir. Sağlık personelinin öncelikli görevinin suçlarının faillerinin
yakalanması değil, sağlık hizmetinin verilmesi olduğunun gözönünde bulundurulması
gerektiği düşüncesindeyiz.
Düzenleme bu hali ile;
Anayasa’nın 17. maddesine, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde yer
alan herkesin tıbbi bakım hakkına sahip olduğu hükmüne, Ekonomik, Toplumsal ve
Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 12. maddesinde yer alan herkesin en yüksek
bedensel ve ruhsal sağlık standartlarından yararlanması için devletlerin hastalık
halinde herkese tıbbi hizmet ve bakım sağlayacak koşulları yaratma yükümlülüğüne,
Avrupa Toplumsal Anlaşması’nın 13. maddesinde yer alan tıbbi yardım hakkının
etkin biçimde kullanmasının sağlanmasına ilişkin düzenlemeye, Birleşmiş Milletler
Sağlık Personelinin Rolüne İlişkin Tıp Ahlakı İlkelerinde yer alan “Yararlanan
kişi kim olursa olsun tıp ahlakı ile bağdaşan tıp hizmetlerini yerine getirmekten
ötürü bir kimsenin hiçbir koşulda cezalandırılamayacağına” ilişkin düzenlemeye uygun düşmemektedir.
Bütün bu nedenlerle 280.
madde ve gerekçesinin TCK 530. maddesine paralel olarak yeniden düzenlenmesi gerektiği
düşüncesindeyiz.
|